|
Dr.Mahmut RİŞVANOĞLU-ERMENİ-KÜRT İLİŞKİSİ (DÜNÜ VE BUGÜNÜ) “ BÜYÜK ERMENİSTAN VE GECEKONDU KÜRDİSTAN PROJESİ ”
Kategori: Güncel, Sağlık, SporEklenme Tarihi: Mar 17th, 2012Ekleyen: Nethaber Gazetesi Bu açıdan, Ermeni meselesinin ortaya çıkartılışı, zaman içindeki faaliyetleri, gayelerinin ne olduğu ve ortaya çıkışından itibaren Türk milletine neler yaptıklarını, tarihi kesitler içinde izah etmeye çalışacağız. Yalnız burada bir noktayı hatırlatmadan geçemeyeceğim; Ermeni meselesindeki, Ermenilere yönetilmiş görüşler, özellikle Osmanlı hâkimiyeti altında yüzyıllarca Müslüman Türk Milleti ve diğer Müslümanlarla beraber iyi bir tebâ olarak yaşamış, bu memleket için ilim, irfan, sanat alanlarında hizmetler etmiş, Ermeniler için değildir. Konuda sözü edilenler ise; doğduğu, büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği, suyunu içtiği ve ekmeğini yediği Anadolu ve vatanın zararına olacak ‘Ermenistan davası’ için her fırsattan yararlanarak, yabancı ülkelerin ve emperyalistlerin memleketin iç işlerine karışmasına, aynı güçlerin memleket içinde örgütler kurdurup Müslüman katliamlarını yapan-yaptıran, kendi toplumunu da Batılı güçlerin çıkarları uğruna felaketlere sürükleyen; komiteciliği bir geçim ve yaşam aracı olarak kabul eden ASALA, HINÇAK gibi terörist Ermeni örgütlerin mensuplarıdır. Bir araştırmacı olarak bu açıklamayı yapmayı görev addediyorum. ERMENİ MESELESİ Daha önce, ‘Kürtler’ in Ermenilerle soy ve kültür bakımından aynı kökten geldiğini iddiasını ileri sürenlerde olduğu gibi, Hıristiyan olmadan önce adı, şanı ve milli bir ismi olmayan bu toplum, Hıristiyanlığın Katolik ve Ortodoks gibi mezheplerin inancına ters ayrı bir Hıristiyan inancını; “monofizit Hıristiyan” olduklarından; Gregoriyen Mezhebi’ ne mensup olmalarından dolayı sanki bu mezhepten dolayı özel bir ad olarak ‘Ermeni’ ismini almış veya verilmiş olan Hıristiyan bir toplumdur. Katolikler, Ortodokslar, Nasturi ve Yakubiler/Süryaniler gibi Hıristiyanlığın farklı(protestanlılar da dâhil) mezhepleri, genellikle ‘Hz. İsa(a.s.)’ın şahsında ‘iki tabiatın’ varlığını (Allah ve İnsan tabiatları) kabul ederler. Bunlara da ‘Difizik Hıristiyanlar’ denilir. Halbuki Ermenilerin bağlı olduğu, Kirkor Lusavorçağan’ın kurduğu kabul edilen mezhep; ‘Gregoriyan’ itikadında; İsa’nın ‘iki tabiatlı’olmayıp, kendisinde ‘Baba Allah ile oğul/öz’, bir kişilikte toplanmış yani bizzat İsa’nın Allah olduğunu kabul eder ve inanırlar. Daha başka bir açıklama ile; Hz. İsa(a.s.)’nın ‘bir tek niteliği vardır o da Allah (hâşâ!) olduğuna inanılır ve iman edilir Ermeni-Gregoryanlarca. Katolik Latinler ve Ortodoks Rumlardan ayrılan bu ‘Monofizit’ Hıristiyan/Gregoryan mezhebine bağlı bu topluluk, daha sonra kendilerine ‘kök’ aramışlar yani kendilerinin ayrı bir soy olduklarını iddaa etmişlerdir. Bu hususta ortaya atılan iddiaları ihtiva eden eserleri yazanlar genellikle bu mezhebin rahipleri olmuştur(Khorenle(Kayseri) ve Edessalı(Urfalı) Mateos gibiler). Bu rahip tarihçiler, özellikle Kitab-ı Mukaddesi ve kendilerine komşu kavimlerin tarihlerini, hükümdarlarını, Ermenilik ideolojisine göre değiştirerek masal ve bir takım efsanelerin hâkim olduğu eserleri, Ermenilerin tarihi diye ortaya sürmüşlerdir. Başta Rahip tarihçiler olmak üzere diğer Ermeni tarihçileri hakkında geniş bir araştırma yapmış olan Fransız İlahiyatçısı ‘Augosto CORRİER’(19. asırda yaşamıştır), Ermeni klasikleri olarak tanınan bu tarihçiler hakkında şunu söylemektedir: “Ermeniler kendilerin kök bulmak için kendi ideolojilerine göre çeşitli kaynakları değiştirerek, ilaveler yaparak, geliştirerek ve kendi çıkarlarına göre “Ermenileştirmiş”lerdir. “Böylelikle bugünkü Ermeniler ve Ermenistan ile hiçbir ilgisi ve bağlantısı olmayan yabancı kaynakları kendilerine mal etmişlerdir. Bu durum, Edessalı (Urfalı) Mateos ve Khorenli Movzes dâhil “erken ve geç ortaçağı’Ermeni yazarları için geçerlidir.” Bağlı oldukları “Gregoriyan” Mezhebi’nin İsa’ya bakış açısından doğan inançları yüzünden Doğu Roma/Bizans Ortodoksları tarafından Müslüman-Türkler gelinceye kadar onların zulmü altında kalmış ve de bir ölçüde katliama da uğramışlardır. 7’inci ve 10’ asırlar anasında oturdukları bölgenin Müslüman Araplar tarafından fethi ile(Emevi ve Abbasiler) dini inançlarını daha serbestçe yerine getirme imkânlarına kavuşmuşlardır. Büyük Selçuklu Türk Devleti’nin kurulmasından sonra bu bölgenin Malazgirt Savaşı’ndan sonra Müslüman Türkler tarafından fethedilmesi, Bizans-Rum(Roma) zulmü altında olan bu toplum, dini ve kültürel inançlarını en geniş manada yaşama ortamı elde ettiler. Kendileri için uzun bir huzur devri başlamış olur. Sultan Melikşah’ın komutanı ‘BOZAN’ Bey’in Urfa’yı(Edessa’yı) fethi ile vali olarak da göreve getirildiğinde, dini inançlarını huzur içinde ifa etmelerinden dolayı, Urfalı Ermeni ve rahibi ve de tarihçi olarak bilinen ‘Mateos’, Melikşah ve Türkler için şöyle demektedir: “Alparslan’ın oğlu Melikşah’ın adil ve güçlü idaresine kavuşmakla Ermeniler ve diğer Hıristiyanlar son derece mutlu olmuşlardır. Türkleri sevinç içinde karşılamışlardır. Ermeniler ve diğer inanca mensupları her türlü dini törenleri ve günlük hayatları kendi isteklerine göre düzenlenmiştir. Bu Türkler’in Melikşah’ın sağladığı fikir ve inanç hürriyeti sayesinde idi. Urfalı Mateos bu methiyeleri yazarken, daha sonra böyle bir huzur ortamının olmadığı ve Türkler’in ne kadar zalim olduklarını ve İslam düşmanlıklarını ‘Vak’anüvis’lerinde, ön plana çıkartarak kin ve nefret tohumlarını dökmüştür. Bakın Mateos ne diyor Türkler ve İslam hakkında: “İslamiyet şeytan icadı(haşa), Türkler halkı kesip biçmek için yaratılmış şeytanın kılıçlarıdır. Hıristiyanlığın baş belasıdır.” İşte bu tip Ermeni rahipleri ve liderlerinin İslam’a ve Türklere karşı duydukları kin ve nefret, gelecekteki Ermeni meselesinin, inanç yönünden de temelini oluşturmuştur. Genellikle kuvvetli devletin hakimiyeti altında yaşadıkları zaman ‘ona’ methiyeler yazan Ermeniler, aynı devletin zayıflamaya yüz tuttuğunda ise onu içinden yıkmak için çeşitli fitneler dökmeleri, kuvvetli bir diğer ülkeye-Hıristiyan ülkesine-yataklık yapmaları galiba biraz da kendi karakterlerinden ileri gelse gerek. Roma tarihçisi ‘TACİTUS’, Ermenilerin bu karakterini anlatırken bu hususta bize şu ipuçlarını vermektedir. Tacutus; “Ambige Gens”(Acaip Halk) adlı eserinde Ermeniler ile ilgili bu tespitleri şöyle sıralamaktadır: “Bu toplumun tutumu her devirde karışık, mertlikten uzaktır. Bunun sebebi,bir yandan Ermeni halkının doğuştan karakteri, diğer taraftan da yaşadıkları coğrafi bakımındandır. İki büyük devletin arasında sıkışmış olan Ermeniler, daima kin güttüklerinden Romalılarla anlaşamamışlardır. Partlar’la da (İran’da kurulan, Türk asıllı Devlet/daha önce anlatılmıştı.) kıskançlıkları yüzünden geçinememişlerdir.”(Tacitus, Annulum Liber, II-LVI’56) Bu hususta Ermeni yazarlardan ‘Kevork ASLAN’ın da tesbiti ilginçtir. K. Aslan şöyle diyor: “Ermeniler, derebeylik halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hissi ile bağlı değillerdir. Vatanseverlikleri mahallidir. Aralarında tam bir politik bağ yoktur. Gelenekleriyle, konuştukları dilleriyle bağlıdırlar. Kuvvetlinin tarafını tutma özellikleri ağır basar. Ermeni tarihinde zaten ‘vatan,millet ve devlet’ kavramı yoktur. Ermeniler siyasi bağımsızlık yerine ‘şahsi hürriyetlerini’ ön plandadır. Din ve mezhep ayrılıkları yüzünden asani ve Bizanslılar’ın arasında bir nevi ezilmiş olan Gregoryan Ermenileri, Türklerin Anadolu’yu fethi sırasında, yukarda da bahsettiğimiz gibi, Türkleri kurtarıcı olarak gördükleri için önceleri yardım etmişlerdir Bütün bu iyi düşüncelerine ve iyi münasebetlere rağmen, temel düşüncelerin Türk ve İslam düşmanlığı(ruhanilerin sayesinde) yer aldığı için, Selçuklu Devleti’nin buhranlı zamanlarında, Haçlı sürüleri ile yine birlik olup ve de derebeylerinin şahsi çıkarları yüzünden de Türkler’e karşı ayaklanma ve hıyanetleri hep olmuştur. Gerçekten de bir zaman Bizanslılara karşı Selçuklu Devleti’nin yanında olurken, Batı Hıristiyan dünyasının, İslami ve Türkleri yoketmek için gönderdikleri haçlı barbarlarını Ermeniler bir “ümit” olarak görmüşlerdir. Anadolu Selçuklu Türk Devleti’nin kurucusu ‘Kutalmışoğlu Süleyman Şah’, 13 Aralık 1084’de Antakya’yı fethettiği zaman, burdaki bütün gayrimüslimlerin dinlerinde ve ibadetlerinde serbest olduklarını bildirirken, aradan 14 senesonra, 1095’de Haçlı barbarları, Antakya’yı aldıklarında ise bütün Müslüman Türk toplumunu hepsini kılıçtar geçirip; açlıklarını gidermek için de ‘Türkler’in etleri lezzetli olur’ diye pişirip yerlerken ayrıca ‘kızartmayı mı yoksa haşlamayı mı?’ gibi yamyamca sözleri de olmuş adı Firuz olan Ermeni’nin ihanetidir. Atalar boşuna söylememişler; “otu çek köküne bak” diye. Ne acıdır ki, tarih boyunca Müslüman Türk milletinin ve kurduğu Devleti’nin hakimiyeti altında uzun asırlar huzur içinde yaşamış olan gayri-müslimlere ve diğer etnik topluluklara karşı gösterdiği bu mertlik, yiğitlik, adalet, merhamete ve hoşgörüye rağmen verdikleri cevap genellikle hep bizi-zayıf durumunda iken-arkadan hançerlemek olmuştur. İstanbul’un fethinden 8 yıl sonra(1461’de) Fatih Sultan Mehmet HAN, katolik ve bizans ortodoksların baskılarından dolayı mezheplerinin inançlarını yaşamakta zorluk çeken Ermenilere, dini inançlarını rahat ve huzur içinde ifa etmeleri imkanını vermek için Bursa’daki Ermeni rahibi “Hovagin Yebusgobus’u” İstanbul’a getirtip, Ermeni cemaati Patriği olarak ilan ve tasdik etmiştir. Kupkapı’daki Meryem ana kilisesini Ermenilere kurdurtmuştur. Yılanın hoşgörüsü; ‘avını yuttuğundan sonra ikinci avını yutuncaya kadar geçen zaman’ kadardır. Türk ve İslam düşmanı Haçlı barbarlar ve Siyonistlerin bize hoş görüşleri yılanın gibidir. 31 Ocak 1699’da ‘Karlofça Antlaşması’ ile Osmanlı Devleti, Batı’daki ileri hareketi durmuş, buna karşılık Hıristiyan dünyasının Batı kolu, Osmanlu Türk Devleti’ne karşı ileri hareketi gittikçe hızlanarak başlama tarihidir. Daha doğrusu bu tarih, Osmanlının parçalanma ve Avrupalılar tarafından paylaşılması, Müslüman Türkler’in Rumeli ve Anadolu’daki varlıklarının ortadan kaldırılması sürecinin başlangıcıdır. Bunun ilk çekirdeğini kuran Sivaslı Ermeni rahibi “MİHİDAR”dır. 1675 yılında Sivas’ta doğan Mihidar, Ermeniler arasında Katolikliği yaymak için gösterenlerden birisi idi. Karlofça Anlaşması’ndan iki sene sonra yani 1071’de Venedikler’in o tarihlerde kontrolleri altında bulunan ‘Mora’da ilk okulunu açar. Burada Ermeni gençlerine Türk ve İslam düşmanlığı eğitimine başlar. Daha sonra 1715’de Venedik’e gider. Venedik hükümeti kendisine “St. Lazar” adasında böyle bir okulun açılması için izin verir. Uzun yıllar burada da faaliyetlerini aynı zihniyetle sürdürür. (Bu okulda yetişenlere ‘Lazarid’ler denilir.) Bu okulda başta Urfalı Mateos gibi, Türk ve İslam düşmanı rahiplerin kitapları okutulur. Ayrıca burada Ermeniler hakkında yazılmış eski Ermeni klasikleri Avrupa dillerine çevrilerek, Türk ve İslam düşmanlığının daha da artırmak için Avrupalılara verilir. Bu mektebin mensuplarına, kurucusunun ismine izafeten “Mihitarist(Mekitarist)” de denilir. Mekitaristler, 1771’de Triyeste’de (İtalya) ve Viyana’da Türk ve İslam düşmanlığını temel felsefe edilmiş eğitim yapan okullar açtılar. Daha sonra Paris’te “Muhtaryan/Muradyan” okulunu açtılar. Zaman içinde; özellikle Tanzimat Fermanı(1939’da) ve 1856’daki Islahat fermanlarının sağladığı ‘reformlar’ın imtiyazları ile Osmanlı Devleti hudutları içinde de ‘Mekitarist’ okullar açılmıştır. Bu okullarda Mekitarist rahipler, Ermeniler arasında katolikliği yaymak için faaliyetlerini yaparken, bizim için çok çaba daha önemlisi, yine bu okullarda çok ilginçtir “Kürtler’in Ermenilerle akraba olduğu konuları da işlemeye başlanmış olmasıdır.” Mekitaristler, gelecekte Türk yurdunda Ermeni ve Kürtçü isyanlarının oluşumunu hazırlayan temelini kuran örgütlerdir. Ayrıca Mekitarist Ermeni rahipleri; katolik inancında olan sözde Ermeni rahipleri; düzmece ve kutsallaştırılmış efsanelerle dolu eserlerini Avrupalılara tanıtımında; “Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi ve savunucusu olduklarını, topraklarının Müslüman Türkler tarafından gasp edildiğini, ezilen, horlanan ve mağdurluğa mahkum edilmiş bir toplum olduklarını da göstermeye çalışmışlardır. 19’uncu asırdan itibaren Avrupa’nın güçlü devletleri olan İngiltere, Fransa, Rusya ve Avusturya Macaristan imparatorlukları, çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile mirasının paylaşılması işine hız verdikleri gibi bu hususta çeşitli projeler üretiyorlardı. Fakat bu emperyalist ülkeler, Osmanlı mirasının ‘yağlı lokması’ hangisi olduğu hususunda çıkraları için aralarında çarpıştıkları için, Batı’nın ‘akbabaları’ bir türlü anlaşamadıkları için kesin bir neticeye gidemiyorlardı. Bu arada; sömürgeciliğin mimarları olan Avrupa’nın güçlü ülkeleri, 1807’den itibaren de Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarını pazar haline getirmek için Ermeniler ve diğer azınlıklarından istifade etmenin önemini de bu arada fark etmiş olmalıdır ki, Rumlar ve Ermeniler ile yakın ticari ilişkiler de kurmaya başladılar. Avrupa basını; Ermeni ve Rumların Osmanlı Devleti içinde her türlü baskıya maruz kalmış, ezilmiş ve hakları çiğnenmiş(!) mağdurlar olduğunu, Avrupa’nın güçlü devletlerinin buna mani olması gerektiği hususunda çeşitli yalan ve uydurma senaryolar yazıyorlardı. Maksat bu azınlıkları Osmanlı Devletine karşı kışkırtmaktı. Özellikle İngiltere ve Çarlık Rusyası’nın Ermenilerle daha çok ilgilenmelerinin bir diğer sebebi Stratejik açıdandı; Ermeniler’in genellikle bulunduğu coğrafyanın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nın stratejik durumu idi. Gerçekten bu bölge, ‘Karadeniz, İskenderun Körfei, Basra Körfezi üçgeni’ arasında bulunması ve İran-Kafkasya yoluyla Asya içlerine açılma imkanında sahip olması sebebiyle, İngiltere ve Çarlık Rusya’sı için ihmal edilmemesi gereken çok önemli ‘stratejik’ bir mevkiye sahip olmasıdır. Bu düşünceden hareketle, İngiltere, Fransa ve Rusya Doğu Anadolu’yu ele geçirmek ve uzun zamandır dolapta tuttukları ve artık zamanın geldiğine inandıkları, Osmanlıyı parçalama yani “Şark Politikaları” icabı da, Ermenileri ve Kürt aşiretlerini kullanma yoluna gitmişlerdir. Ruslar daha o tarihlerde, ajanlarını, Kürmançca ve Zazaca konuşan aşiretler arasına gönderip yıkıcı propagandalarına başlamışlardır. Ama öncelikle Ermeniler’in bağımsızlıklarına kavuşmasının şart olduğunu ileri sürerek, geniş çaplı faaliyete geçtiler. Nitekim, Avrupalı güçlü Hıristiyan devletler, ıslahat fermanı gibi kendilerine önemli ‘imtiyazlar’ sağlayan bu reformların sayesinde, Balkan Hıristiyanları, Rumları bir nevi kendi koruyuculuklarına altın almışlar, Lübnan’daki Hıristiyan-Maruniler ve Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan diğer gayri Müslimler için bir takım imtiyazlar temin etmişlerdir. Artık sıra Anadolu’da yaşayan Ermenilere gelmişti. Fransızlar Katolik Ermenileri, İngiltere ve Amerika ise Protestan Ermenileri koruma altına alırken, asıl Ermeniyi oluşturan Gregoryan Mezhebindeki Ermeniler de bu devletlerin yardımını dört gözle bekliyorlardı; özellikle de Ortodoks Rusya’dan. Bu projenin uygulama safhasına geçirilmesi için batılı emperyalist ülkeler, dini, kültürel ve maddi yönden Ermenilerle daha yakın bir ilişki kurdular. Bu hem kendi kamuoyu ve Hıristiyan kamuoyu önünde güçlü ve tesirli propaganda silahını elde etmiş olacaklardı ve hem de böylece Hıristiyan Ermenileri Osmanlı zülmünden kurtarmak ve bağımsızlığına kavuşmasına yardım etmelerine vesile olacaktı. Bu devletlerin tutumu, haliyle bu hususta çalışmalarını hızlandırmış olan Taşnak ve Hınçak gibi terörist Ermeni ve diğer Ermeni örgütleri için bir sevinç vesilesi olmuştur. Sanki ‘Kürtçe ve Zazaca’ konuşan insanlarımız, Hıristiyan dininden ve sanki Fransız, Alman gibi aynı soydanmış gibi; Kürtçülük/bölücülük fitnesini de bu şekilde Ermenistan bağımsızlığı gibi ortaya atan aynı emperyalist Hıristiyan-Yahudi cephesidir. Nitekim batılı yazar “WANDAL” diyor ki: “1800’li tarihlerde, yanında Osmanlı Türk Devletini taksim için plan taşımıyan politikacı yok gibi idi. Her Avrupalı politikacı bir fırsattan istifade eder veya fırsatını bulursa hemen bu planlarından birini hep yanında bulundururlardı kullanmak için. Kapitülasyonlar yüzünden hareket sahası tamamen daralmış ve ne içerde ne dışarda “milli politika” yürütme gücü kalmamış Osmanlı Devleti, Tanzimat Fermanı (1839) ve ‘Islahat Fermanları(1856)’ ile Avrupa devletlerinin tamamen “gözetim ve denetimi” altına girmişti. İstanbul’da uzun yıllar yaşayan İngiliz büyük elçisi ‘Lord Stanford CANNIG’, Osmanlı Devleti’nin o zaman ki Dışişleri Nazırı(Bakanı) Mustafa Reşit Paşa’nın, Tanzimat fermanı ile ‘önce çatal-bıçak’ kullanımıyla başlayan büyük reform ile Batı-Hıristiyan Avrupa hayranlığının zirveye çıkardılığını ve kendilerinin ‘onaylamadığı’ bir idari işlerinin asla fiiliyata geçirilemeyeceğini, kendi ağzından bir görelim; “Canning’in yardımıyla kabul edilmiş yasaların uygulamayan paşalar, tepetaklak olurlardı.” “İngiltere’nin Bab-ı Ali’deki(Osmanlı Hükümeti) nüfuzlarını şöyle anlatıyordu”: “-Büyükelçinin kendilerini ziyaret edeceğini öğrenen Nazırlar(Bakanlar), girecek delik arıyorlardı. Mustafa Reşit Paşa hariç büyükelçinin karşısında yılgınlığa kapılmayan kimse yoktu. İngiltere’nin dışındaki diğer devletlerin büyükelçileriyle görüşme yapıldığı zaman oyalama, kaytarma çareleri pekala yürüyordu ama Lord St. Canning Bab-ı Ali’ye geldiğinde, memurlar bir korkudur alıyordu. Vezir-i Azam(Başbakan) bile acele toparlanıp, arzularını öğrenmek üzere telaş ve tereddütle bu azılı İngiliz’in yanına koşuyordu”(Lord St., Canning’in “Türkiye Hatıraları”,sf:102-99/100-196) Lord Canning 1853’te karısına yazdığı bir mektupta ise: “-Osmanlı Hükümeti apansız değişiverdi. M. Reşit Paşayı sadrazamlıktan azledildi. O saat padişaha(Abdülmecit’e) çıktım, yeniden Reşit’i vazifeleri başına getirdiler.” Aynı kitapta Hariciye(Dışişleri) Nazırı Reşit Paşa’nın gözlerinden yaşlar akarak İngiliz Büyük Elçisi Lord Canning’in elini öptüğü de yazılmaktadır. Başbakanlarını, Batılı düveli muazzam’ın tayin ettiği, nüfuzu kalmamış bir padişah; işte Osmanlı bu şekilde bir nevi sömürge devleti haline gelmiş; getirilmişti. O tarihlerde Osmanlı Devletini parçalamanın ve mirasını bölüşmenin tehlikesiz yolları ‘reform’ları idi. Avrupalı devlet olarak Osmanlı’nın sayılabilmesi için onların istek ve arzularına göre biçimlenmiş reformların kabul edilmesi ve hemen uygulanması idi. Avrupalı devletlerin ‘gözetim ve denetim’ altına tuttuğu Osmanlı Devleti’ne “dayatmalar” ile yaptıracakları sözde ‘demokratik reformlar’ ile varılacak hedef; “dini, mezhebi ve etnik” gruplara biraz daha fala siyasi ve idari imtiyazlar sağlayarak, ileride “önce özerkliklerini” daha sonra da “bağımsızlıklarını” gerçekleştirmek ve nihayet Osmanlı Devletinin dahilinde mevcut Türk hakimiyeti yerine; dini, mezhebi ve etnik unsurlarının hakimiyetlerini/bağımsızlıklarını kurmaktı. Gerçekten de asırlardan beri “Şark politikaları”nın ana hedefi olarak; ‘cephe ülkesi’ olarak gördükleri Osmanlı Türk Devletinin kurucuları Müslüman Türkleri ‘önce Balkanlardan daha sonra da Anadolu’dan; bir kısmını imha ederek sağ kalanları ise geldikleri yere yani Orta Asya’ya sürmek. Bu projelerini gerçekleştirmek için Osmanlı Ülkesi’nde uygulatacakları ve “en ileri(!), en modern, en çağdaş” diye-bugün olduğu gibi-bize allayıp pullayıp telkin ettikleri bu ‘demokratik(!) reformları kabul etmekti. Devlet, kozmopolit bürokratlar ve Avrupa’yı kusursuz ve ideal bir model olarak gören “alafranga aydınlar”ın hakimiyeti altında olduğu için; bu reformları uygularsak bizde ‘düvele muazzama’ oluruk, bizi de ‘Avrupalı’ olarak kabul ederler diye bu reformlarını uygulanması hususunda bütün gayretleriyle emperyalist Avrupa’nın bizden istediği ‘idari ve siyasi reformlarının’ altında yatan gerçeği gören gerçek aydınların ikazları işe, sahraya düşen bir yağmur tanesi kadar ancak etkili olabilmiştir. 1838’de ‘liberal ekonomi sistemi’, liberal hukuk sistemi(1856’da) ile birlikte bir nevi liberal politik sistemi hedef alan ‘bu demokratik(!) reformları’ imparatorluğun önemli bir kesiminde tatbik ettiler. Uygulama sahasına konulan bu ‘iktisadi, idari, siyasi ve hukuki’ reformlar ile o zamanın şartlarına, gayr-i müslimler ve diğer etnik gruplar, topluluklar, oldukça önemli ‘siyasi, idari, hukuki ve iktisadi’ imtiyazlar elde ettiler. Buna karşılık Müslüman Türk Milleti’ne yeni, herhangi bir hak veya yeni bir imtiyaz verilmediği gibi Hıristiyanlara göre sahip oldukları kendi haklarını da kısmen kaybettiler veya bu hakları onlarla paylaşmak zorunda bırakıldılar(artık gâvura gâvur demeyeceksiniz! gibi). O tarihlerde Namık Kemal, ‘Tercüman-ı Ahval’ gazetesinde yazdığı bir makalede; ticaret-i hürriyet(serbest ticaret)in Avrupa’da ekonomik gelişmelere büyük katkıda bulunduğunu ama bizim için ise ‘mazanat’(bela) olduğunu, elimizdeki ve bize yeten birçok tezgâhlarımızın yok olduğunu belirtirken, gerçekten Osmanlı Devleti’nin elinde kalmış olan az miktardaki sanayisi de öldü. Osmanlı ekonomik bakımından da çökerek “Avrupa’ya el açar” duruma düşürüldü. Bu sözde demokratik reformlar sayesinde eğitim sahasında da önemli imtiyazlar elde eden Batılı güçler, ABD, Fransa, İngiltere ve İtalyanlar ülkenin her tarafına kolejler ve bir nevi ‘ajan okulları’ olan misyonerlik merkezleri açtılar. Bütün Rum, Ermeni, Arap ve Balkan komiteciler hep bu mekteplerde yetiştirildi. “Ermenistan bağımsızlığı” büyük Ermenistan ideali, “Hellenizm”, “Siyonizm” ve “ayrılıkçı/Kürtçülük” gibi fitne fikirler buralarda gençlerin beyinlerine işlendi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kurulan-özellikle ABD protestan misyonerlerinin kurduğu-kolejlerde, “Arap bağımsızlık, Büyük Ermenistan ve Kürtçülük” tohumları atıldı. Yıllarca Balkanlarda ve Yunanistan’da Müslüman Türk katliamları yapmış olan Rum ve Bulgar komitecileri ve örgütleri, Ermenilerin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmaları için her türlü yardımları yapmışlardır. Nitekim, bu işbirliğinin bir örneği olarak 1860 yılında Yunanlı Rum politikacısı ‘Pitzipios’; Ermeni kardeşleri için Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurulması hususunda bir plan hazırlayıp Avrupalı efendilerine sunmuştur. Yine Yunan Rumyarından ‘Rattos’ tarafından, başşehri Van olmak üzere Doğu Anadolu’da büyük Ermenistan Devleti’nin kurulması için hazırladığı raporu Avrupalı patronlarına takdim etmiştir. Batı’da “Plevne”, Doğu’da “Erzurum Savunması” ile tarihimize eski tarih ile “93” harbi olarak geçen; 1877-1878 Türk-Rus harbinde; her iki cephede tarihimize altın sayfalar olarak geçen kahramanlıklara rağmen Osmanlı Ruslara karşı bu savaşı kaybetmiştri. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan “Ayestafenos” anlaşması ile Osmanlı’nın Avrupa’daki hakimiyeti altındaki topraklar üzerinde bağımsız ve özerk devletler kuruluyordu(Osmanlı’nın Avrupa kısmındaki Sevr anlaşması sayılır). Fakat Almanya başta olmak üzere İngiltere bu anlaşma ile kendi çıkarlarına haleldar geldiği için kabul etmeyip Berlinde, Almanya Başbakanı ‘Otto Bismark’ın başkanlığı altında bir konferans tertiplenir. Bu konferansta bazı değişiklikler yanında, Ermeni ruhanilerin İngiltere’ye başvurması ile Doğu Anadolu’da kendilerine bağımsız bir devlet kurabilmeleri için yardım edilmesi istemeleri üzerine İngilizler, Osmanlı için önemli kayıpların yanında bu Antlaşma’nın özellikle Osmanlı için en tehlikelisi olan 61. maddedeki isteklerdir; Doğu Anadolu bölgesindeki 9 vilayeti kapsayacak şekilde Ermenilerin lehine “siyasi, idari ve hukuki” bakımından bir nevi “özerklik” ihtiva eden “reformların” uygulanması karar altına alınması idi. İşin diğer önemli bir yönü; bu reformların uygulanmasında Avrupalı güçlerin “gözetim ve denetimi” altında uygulanacağıdır. 1878’deki Berlin Konferansında alınan kararlarda ayrıca; Anadolu toprakları ve Müslüman Türk milleti ve diğer Müslümanlar, ABD, İngiltere, Fransız ve İtalya gibi sömürgeci devletlerin kurdukları bir nevi “ajan” kuruluşları olan kolejler, dernekler, vakıflar, konsolosluklara ve yabancı tüccarların insafına terk ediliyordu. II. Abdülhamit Han, Berlin Konferansı’nda alınan bu kararlarını Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki varlığına indirilecek bir darbe olarak gördüğüne karşılık, “dini ve etnik” toplulukların siyasi ve hukuki bağımsızlıklarına zemin hazırlayan ve özellikle de 61.maddede Doğu Anadolu Bölgesinde “Büyük Ermenistan” kuruluşuna fırsat hazırlayan hükükler sebebiyle, her ne kadar bu alınan kararlar Osmanlı temsilcisi “Karatori Paşa” tarafından imzalanmasına rağmen, Abdülhamit Han, bu kararları uygulama sahasına sokmamıştır. 61. madde ile elde edecekleri “siyasi ve idari ”özerkliklerini, Abdülhamit’in diretmesi ile istediklerini elde edemeyen Ermeni komitecileri, özellikle bu maddenin konması için ağırlığı koyan İngiltere, Anadolu’nun doğu bölgesinde Ermenileri kışkırtarak yer yer isyanları çıkartır. II. Abdülhamit bunlara karşı yöre aşiretlerinden(Türkmen, Kürt ve Zaza) milis kuvvetler olarak ‘Alaylar/Hamidiye Alayları’ kurar. İleride Ermeni terörizmin en önemli temsilcisi olacak olan ”sosyalist Hınçak 1887’de İsveç’te, 1890’da da Kafkasya’da “Taşnak sutyun(Ermeni İhtilal Cemiyetleri Birliği)” adlı sağcı görüşte kurulur. Kurulan bu Ermeni terör örgütünün ve komitecilerinin parolası şu idi: “-Türkmen, Kürt, Zaza, Azeri” demeden her yerde ve her türlü şartlarda bulabildiğiniz bu Müslümanları vurun, öldürün ve intikamınızı alın!(Apo’da aynı şeyi yapıyor). Haçlı barbarlığını hala ruhlarında yaşatan Batı ve Siyonist Dünyası’nın şifa bulmaz iki hastalığı vardır; “Türk ve İslam düşmanlığı”. 1860-1890 yıllarında İngiltere Başbakanlığı yapan Yahudi asıllı “ Gladson ” ; “Her Hıristiyan’ın kutsal görevi, Hilal’in yerine Hıristiyan hacının dikmesidir.” Dışta emperyalizmin bu çalışmaların yanında, emellerine engel olmaya çalışan II. Abdülhamit’i onlara göre yerinde kaldığı müddetçe hedeflerine varmanın çok zor olacağı düşüncesiyle, onu tahttan indirecek planlar yaparlar. Dışta kendileri içeride ise kendilerine hizmet edecek ‘alafranga aydınlar’ ve ayrılıkçı (Rum, Ermeni, Kürtçü, Arap, Arnavut gibi) unsurlar ile birlikte çalışmaya başlarlar. Bu hususta çeşitli örgütler ve komiteler kurdular. Batı’dan Arap Dünyası’na kadar yayılan bu örgüt ve komiteleri anlatmak çok ayrı bir konu olduğundan teferruatına girmiyorum. İlk önce II. Abdülhamit Han’a karşı bir suikast yapılması gerektiğini; 21 Temmuz 1905’de kararlaştırırlar. Belçikalı Ermeni terörist ‘Charles Edouard Joris’i kiralarlar. Cuma selamlığı sırasında patlatılan bombanın, Abdülhamit’in arabasına birkaç dakika geç binmesinden dolayı, kendisi kurtulur, fakat etrafta 30 masum insan ölür. Aslında bu bombalı suikast sadece padişah şahsına değil, temsil ettiği Türk Devleti’ne karşı idi. Devlete ve millete ve de hükümdarına yapılan bu saldırıdan sonra şair Tevfik Fikret, bu teröriste bir şiirle methiye yazar: “Ey yanlı avcı! Dâmını (tuzağını) bihuda (beyhuda) kurmadın, Attın fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!” Tevfik Fikret’in ‘şanlı avcı’ dediği suikastı yapan Ermeni komitecisi ve Jotis efendidir, vurulacak av ise II. Abdülhamit Han ve şahsında Türk Devleti’dir. Sadece bu kadar da değil, tarihçilerimizden Ahmet Refik Bey’de “Abdülhamit ve Devr-i Saltanat” adlı eserinde(üç çiftlik) şunları yazıyordu: “-Nihayet hakikat anlaşıldı. Osmanlı Milletini Abdülhamit’in zulmünden kurtarmak için bu “kahramanca” hadisenin Ermeni vatandaşlarımız tarafından yapıldığı anlaşıldı.” Yoruma ne gerek var; Tarihçiye göre, Türk Devleti’ne ve hükümdarına yapılan suikast olayı ‘kahramanca’ bir hadise, tebrik edilen kişi de, bir Ermeni teröristidir. Bugün de Ermeni asıllı Kürtçülerin yönettiği PKK ile siyasi kolu olan siyasi ve sivil örgütlerin asker, polis, koruyucu ve diğer masum insanları bombalarla öldürürken aynı geçmişte olduğu gibi, şimdi de bu hainlere methiyeler yazan, yere-göğe sığdırmayan ve de devrimci kahraman olarak gösterilmektedir. Toplumumuzda bu hainlik galiba genetik olarak nesilden nesile aktarılıyor gibi! Zihniyet ve hainlik aynı, sadece bir zaman farkı vardır. Bu suikast olayından sonra arzuladıkları hedef ve emellerine varamayan; ayrılıkçı, çeşitli etnik gruplar ve topluluklar ve bunların kurduğu örgütler, liderleri; 4 Şubat 1907’de Paris’te toplanarak Abdülhamit’in mutlaka tahttan indirilmesi gerektiğini çünkü, Abdülhamit hal edilmeden onun kurduğu merkezi idarenin yerine ‘âdem-i merkeziyet’(yani merkezi otoritenin yerine mahalli ve yerel otoritelerin, siyasi özerkliklerin kurulması) yapılanmanın mümkün olamayacağı kesin kanaate vardılar. Bu toplantı da, başlarında İngiliz yandaşı sözde Prens denilen Sabahattin, Arap, Ermeni, Bulgar ayrılıkçı komiteciler ile Siyonist taraftarı ve Yahudi devleti kurulması için çalışan Yahudi liderler, masonlar gibi örgüt mensupları vardı. Bu toplantı da, Türk Tarihi’nin devamlı lanet edeceği bir takım “bölücü” kararlar almışlardır. Bu kararlardan bazı maddeleri vardı ki, Müslüman Türk Milleti’nin birliğine ve vatanın bütünlüğüne çevrilmiş bir hançer mahiyetindedir. Bu ihanet örgütlerinin toplantılarında alınan kararlardan 2. maddesine ait şu fıkralar ve neticeleri şöyledir: Berlin Antlaşmasıyla(1878’de) ve diğer anlaşmalardan doğan “Makedonya” ile ‘Doğu Anadolu’ya ait hükümlerin diğer vilayetlere de yaymak suretiyle tatbikine çalışılacaktır. Bunun neticesi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafında “mahalli idareler” (yerel yönetimler) ve “milli muhtariyetler(özerklikler)”(Dini ve etnik özerklikler M.R.) teşekkül edecektir. Sultan Abdülhamit’in Makedonya ile Doğu Anadolu’da bile tatbik etmediği(Ermeniler için M.R.) ‘yerel ve azınlık muhtariyetler(özerklikler)’ usulünü bütün vilayetleri içine alması için ‘büyük devletlerin’(yani Avrupalıların M.R.) Osmanlı Devletine müdahale etmesi temin edilecektir. Prens Sabahattin’in başkanlığında toplanan bu şer güçlerin aldığı ihanet kararlarında bulunan Ermeniler, Bulgarlar, Siyonist Yahudiler, ayrılıkçı Arap komitecileri ve benzer etnik diğer ayrılıkçı güçlerin temsilcileri, Doğu Anadolu’da 9 vilayetin Ermenilere verilmesi, Filistin’de Yahudi devletinin kurulabilmesi, Arap ayrılıkçıların emellerine ulaşması ve Kuzey Irak’ta II. Abdüsselam Barzani’nin Rusların himayesinde Kürdistan’ın kurulması; bunun yanında diğer ‘yerel özerkliklerin’ kurulması için mutlaka II. Abdülhamit Han’ın ve merkezi idaresinin ortadan kaldırılması gerektiğini de ittifakla karar verdiler. Daha sonra da bu emellerine ulaşırlar. 1908’de(Temmuz ayında) II. Abdülhamit’in II. Meşrutiyeti ilan etmesi ve daha sonra da biri Yahudi, birisi mason, bir diğeri de dönme olan üç kişinin “seni tahtan indirdik” deyip karşısına dikilmesi; “beni tahttan indirildiğini bildirecek bir Türk bulamadılar da bu üç çıfıtı mı gönderdiler” diyen II. Abdülhamit’i tahttan indirdiler; akabinde Osmanlı Devleti-zaten zar zor ayakta duruyordu-çorap söküğü gibi parçalanmaya doğru yönelir. Balkanlarda, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Arap dünyasında, Kuzey Iraktaki Baraziler ile yer yer isyanlar ve bölünme hareketleri başlar. Rusya ve İngiltere Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya bakışları, sadece Ermeni ve Kürtçülük açısından değil daha çok stratejik açıdan çok önemli bir coğrafi yapısı vardır. Ruslara buraya sahip olunca Basra’ya kadar gideceklerini sayıklamakta, İngilizler ise-o zamanlar için- Hint hâkimiyetinin anahtarı durumundadır. O halde bu bölgede Ermenistan kurulması demek, Türkiye’nin bağımsız bir devlet olmasına son vermekten başka bir şey değildir. Nitekim Selçuklu karşısında tutunamayıp bu bölgeyi kaybeden Bizanslılar, soluğu Marmara kıyılarında almıştır; Doğu Anadolu’ya hâkim olur. Birinci Dünya Savaşı’nda müttefikimiz olan Almanya’nın yenilmesi ile Osmanlı Devleti de mağlup cephede bulunmasından dolayı yenik kabul edilmiştir. Daha sonra ABD’nin o zamanki başkanı Wilson’un genel barış prensipleri esasları içinde ‘İhtilaf Devletlerine’(galip tarafına) barış teklifinde bulunuldu. 30 Ekim 1918’de “Mondros Mütarekesi” yapıldı. Bu mütareke(aslında bir ateşkes anlamında olmasına rağmen) de alınan kararlar bir nevi Anadolu’nun parçalanmasını öngörüyordu. Savaş sırasında Batılı Hıristiyan ve Siyonizm emperyalizmin ile işbirliği yapan “ayrılıkçılar” her cephede ordumuzu arkadan hançerlemişlerdir. Osmanlı Devleti’nin yıkılması, Anadolu’nun emperyalistler tarafından işgali le birlikte, “Wilson Prensipleri” adı altında ülkemizin parçalara bölünmesi; Doğu Anadolu’da büyük bir Ermenistan kurulması; güneydoğu ve Kuzey Irak’ta İngilizler ’in mandası altında bir Kürt özerkliğin kurulması planlanmıştı. Bu planlar ve bu hususta alınan kararlardan dolayı Anadolu’da çeşitli kendilerine azınlık olarak gören -gayr-i Müslimler hariç-Müslüman olmalarına rağmen etnik inançları ağır basan ve de kendilerine Avrupalı ‘Ari ırktan’ olduğunu iddia eden birçok Ari ırkçı Kürtçü teorisyenlerin kurduğu örgütler bu parçalanmayı fırsat bularak ayrı devletçikler kurma sevdasına soyundular. Aralık 1918’de Fransa’da(Paris’te) “Taşnak/Ermeni İhtilal Örgütü’nün kontrolü altında “Ermeni Cumhuriyeti Delegasyonu Örgütü” ve diğer Ermeni örgütleri ile birleşerek “Bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti Parlamentosu” kuruldu. Aslına bir cinayet örgütü olan Taşnak ve diğer Ermeni örgütleri, 1919’da ‘Versailles’de(Fransa’da) barış komisyonuna Paris ve Londra’daki görüşmelerine, Sevr Antlaşmasının hazırlık komitelerine müracaat ederek “Türkiye’nin Doğu Anadolu’sunda Ermenistan devletini kurmak için hakları olan toprakların verilmesi” hususunda talepte bulunurlar. Nitekim Ocak 1919’da Paris barış konferansında, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin yerine kurulan yeni Osmanlı Hükümetinin(!) başında bulunan Sadrazam Damat Ferit Paşa; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Müslüman Türk milletinin yüzbinlerce evladını katleden Taşnak Ermenilerine, Ermenistan’ın kurulması için geniş bir bağımsızlık hakkını kabul ediyor ve hiçbir lüzum yokken, bütün ilmi ve tarihi esaslar dışında hakikatler ayaklar altına alarak ‘Torosları’ Türkiye’nin tabi hudutları olarak da kabul etmiştir bu Sadrazam. Müslüman Türk milletine yönelik asırlık Haçlı-Hıristiyan âleminin ana projesinin en son merhalesi; İngiliz İşgal kuvvetleri komutanı General Harrington’un “bu Sevr bizim son Haçlı seferimizin resmi belgesidir” dediği ve uygulama safhasına konan “Sevr” fermanı ile Anadolu ve Trakya’nın her tarafı ‘leş kargaları’ tarafından işgal edilmişti. Bu arada Hıristiyan emperyalist güçlerine yardımı ile de kurulan “ayrılıkçı/bölücü” pek çok örgüt ve cemiyetlerde faaliyetlerini hızlandırmışlardır. 16. asırdan sonra Osmanlı Devleti’ni yönetimini ele geçirmiş olan ‘devşirme-dönme ‘den oluşan ‘Osmanlı sosyetesi’, Alafranga kozmopolit sözde aydınlar, ‘Bab-ı Ali basını da ruhlarını gâvurlara satmış bazı kalem sahipleri’, bunun yanında artık kurtuluş ve bağımsızlık umudunu kaybetmiş bu gruplardan ayrı bazı cemiyet mensupları ve yazar-çizerler; kurtuluşun ancak “İngiliz ve Amerika’nın mandası” altına girmekle mümkün olacağı hususunda görüşler ve fikirler ileri sürüyor ve yazılar yazıyorlardı. O tarihlerde Mustafa Kemal Paşa bu mandacılık görüşlerini ileri sürenlere karşılık tek kurtuluş yolunu şöyle gösteriyordu: “Bu durum karşısında alınacak bir tek karar vardır, o da Mili hâkimiyete dayanan kayıtsız-şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak.”(Nutuk, c.I.sf:12) Sonunda da; Mustafa Kemal Paşa’nın etrafından toplanan çeşitli ‘milli mukavemet örgütleri’, milli ve manevi önderler ile hiçbir etnik ve mezhep ayrılığı gütmeden bir tek ruh ve iman birliği gösteren bu asil millet, Batılı Hıristiyan emperyalizmin leş kargalarını kovup onun “Sevr” paçavrasını yırtıp tarihin çöplüğüne atarak, bağımsız yepyeni-ama Osmanlı Türk Devleti’nin bir değişik devamı olarak-bir Türk Devleti’nin kurar. İki yüz yıllık korkutucu ve ezici hâkimiyetlerinden dolayı ‘mağlup edilemez’ zannedilen Batı emperyalizmi; yeryüzünde ilk defa Türk İstiklal Savaşı ile mağlup edilmiştir. O zamanki en önemli emperyalist devlet olan İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletlerin hâkimiyeti altında bulunan ve de çoğunluğu Müslüman Milletlerden olan sömürge ülke milletleri, Anadolu’daki Türk İstiklal Savaşı ile “tek dişi kalmış medeniyet ”in hâkimlerini mağlup etmesi karşısında, bu esir milletler; bu güçlerin demek ki yenilebileceğini anladılar ve bağımsızlık için harekete geçmişlerdir. Bu sömürge ülkeler, bağımsızlık mücadelesinde örnek aldıkları Türk İstiklal Savaşı’na ve onu yöneten liderine duyulan hayranlık Türk milletinin tarihteki bağımsız ve hür yaşama karakterinin evrensel bir misyonun bir veçhesidir. Sömürge imparatorluklarının çökmesine sebep olan bu bağımsızlık savaşımızın lideri M. Kemal ATATÜRK’ ü, bu sebepten dolayı özellikle İngilizler başta olmak üzere batılı hiç sevmezler. İstiklal Savaşı sırasında çıkartılan bazı iç isyanlar bastırılıp, cephelerde de işgalci askeri güçler bertaraf edilip yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulup, Anadolu toprakları üzerinde istikrarlı, güçlü bir devlet olma yolunda adım atarken, yine de batılı emperyalist güçler; bunlardan İngiltere ve Fransa, yeni kurulan bu Türk Devleti’ne karşı onu parçalamak için eski Ermeni ve air ırkçı Kürtçü liderlerden yeni örgütler kurması hususunda yardımlar yaparlar. 1924 yılında Lübnan’da İngilizler’ in yardım ve desteği ile “Haybun” Ermeni terör örgütü kurulur. Bu örgütün toplantısında eski Kürt liderlerden de katılan olur. Her iki tarafından istek ve arzusuna göre örgütün ismi ‘Hoybun’ olarak değiştirilir. Bu HOYBUN Ermeni-Kürtçü karışımı örgüt, 1925 yılındaki ‘Ağrı’ isyanında bilfiil rol almıştır. Bu örgütün en önemli elemanlarından Osmanlı ordusunda eski bir subay(firar) olan ve daha sonra İran’da “Nejat-ı Aryani” adlı Kürtçü okulun yönetimine getirilen İhsan Nuri’dir. Aslen Bitlislidir. Diğeri de Dersim İsyanında bulunmuş Mehmet Nuri Dersimi’dir. Hoybun örgütü, 1927 yılında Paris ve Beyrut’ta yaptığı toplantıda, Taşnak Ermeni Örgütü ile çoğu gerçek anlamda Kürt olmayan dönme Kürtçü lider ile bir araya gelerek “Ermeni-Kürt” kardeşlik palavrası ile Türkiye Cumhuriyeti topraklarındaki sözüm ona işgal altında bulunan ve kendilerine ait olduğu Doğu ve Güneydoğu Topraklarının ele geçirilmesi için kararlar alırlar. Toplantıda hazırlanan protokole göre: “Çeşitli ve dağınık Kürtçü örgütler ile Ermeni örgütlerinin bir araya getirilerek, Ermeni-Kürt kardeşliğini pekiştirmek ve müşterek bir hareketle Türkiye’nin elinde bulunan Ermeni ve Kürt topraklarını kurtarmak, şimdilik İran ile dostluk kurmak, kendilerine yardım eden İngiliz ve Fransa’nın mandası altında olan Suriye ve Irak’taki mandacı idare ile sürtüşmeye gitmemek, sadece Türk Devleti’ne karşı geniş bir savaş cephesini oluşturmak.” Bu cephe oluşturma hususunda Ermeni Taşnak örgütüne bağlı liderlerden “KASPAR İPEKYAN”ı görevlendirilir. K. İpekyan bunun üzerine 1939 yılında ‘Ermeni-Kürt’ birliğinin genişletilmesi için Beyrut’tan Şam’a gelerek, bir zaman Osmanlı Devleti’ne başkaldırmış olan Bedirhanlardan olan ‘Celalettin ve Kamuran Bedirhan kardeşlerle temasa geçer. Türkiye’ye karşı geniş cephe oluşturması hususunda toplantı yaparlar. Bu toplantının sonunda alınan karar gereğince, Şam’da; Hınçak, Taşnak ve Ramgavar gibi Ermeni ihtilal örgütleri ile ayrılıkçı Kürtçü örgüt liderler ve örgütleri arasında atılan imzalar ile 1939 yılında “Ermeni-Kürtçü Kardeşlik Cemiyeti” kurulur. ERİVAN KÜRDOLOJİ OKULU Deli Petro’nun stratejik hedeflerinden birisi; Doğu ve Güneydoğu bölgesini ele geçirip Basra’ya kadar inmekti. Bu sebeple Çarlık zamanında uygulama sahasında konulan bu proje ile, Ruslar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki Kurmançca ve Zazaca konuşan insanlarımızın arasına bir kısmı bilim adamı maskesi altında ‘fitneciler’ gönderdikleri gibi, bir kısmı da bu hususta eğitilmiş ajanlar gönderdiler. Bu gelenler arasında Ermeni asıllı kimseler de vardı ve bölücülük tohumunu ekmeğe başlarlar. Çarlığın son zamanlarında, Erivan’da Petersburg ilimler Akademisine bağlı “Kürtler’in Ermenilerle akraba olduğu” fikrini ve teorisini işleyen bir Kürdoloji mektebi açtılar. Bu okuldan yetişen siyasi ajanlar, 19’uncu asrın ortalarından beri “Ermenilerle Kürtler’in soy ve kültür bakımından akraba oldukları” konular işleyen uydurma ve ideolojik kurgulardan ibaret kitapları bu bölgelere dağıtıp propaganda yaptılar. Nitekim, Cenevre’de Hınçak Ermeni Komitesinin yaygın organı olan “TRUŞAK” gazetesi vasıtasıyla “Kürtçe-Arapça” harflerle yazılmış bu kabil ildirileri ile ‘Ermeni-Kürt’ kardeşlik konuşu işleyerek, Osmanlı Devleti’ne karşı birlikte isyan çıkartılması hususunda propaganda yaptılar”(I0). 1896’dan beri Erzincanlı “KERİ” adlı Ermeni çetecisi, Taşnak örgütünün mensubu olanlara aynı konu üzerinde propagandasını Dersim’de(Tunceli’nde) birkaç yıl yapmıştır. Yine aynı tarihlerde Van, Muş bölgesinde “Vartan VARDEBET” adındaki Ermeni papaz ile “Kevork ÇAVUŞ” adlı Ermeni ajanlar bu bölgede Kurmançci ve Zazaca konuşan aşiretler arasında “Ermeniler ile Kürtler kardeş”tir propagandası yapmanın yanında; birlikte Türk Devleti’ne karşı isyan çıkartılması hususunda insanları fitne zehiri ile kafalarını doldurmaya çalışmışlardır. 1939 yılında Şam’da kurulan “Ermeni-Kürt Kardeşlik Cemiyeti’nin aldığı kararlar sonucu; Kürt ve Zaza gençleri arasında kandırdıkları gençleri, Erivan Kürdoloji okulunda Ermenilik propagandası yapılarak militan haline getirilmekteydi. Burada eğitilen bu gençler Avrupa, Suriye, Irak ve İran’da-komünist örgütlerle birlikte-çalışarak propagandalarını genişletmişlerdir. Bu Erivan’daki ‘Ermenileştirme’ okulundan başka, Kuzey Irak’ta/Ravendiz şehrinde de aynı eğitim veren okul açmışlardır. Bu hususta Komünist Rusya’nın da büyük yardımları olmuştur. Ermeni örgütlerinin, liderlerinin bu hususta ortaya attıkları bu ‘teorilerin’ asıl maksadı, iki noktada toplayabiliriz: Nüfus olarak az olan Ermeniler, Doğu ve Güneydoğu bölgesini de içine alan ‘Büyük Ermenistan’ın kurulabilmesi için Kürtlerin de aslında Ermenilerle aynı soy ve kültürden geldiğini iddaa ederek bu güçleri yanlarına çekerek; hedefe varmak için Kürtleri basamak olarak kullanmak. 1878’de yapılan Berlin konferansında edindikleri bir tecrübenin de rolü vardı. Neydi bu konferansta edindikleri tecrübe? Bunu Ermeni yazar “Kirkor ARZUNİ” şöyle açıklıyor: “Eğer Ermeniler, Berlin Konferansı’na “KÜRTLERİ-ASURİLERİ ve YEZİDİLERİ ERMENİ YAPTIKTAN” sonra, kuvvetli, yoğun nüfuslu bir “millet halinde” temsil edilmiş olsalardı ve bunlardan başka da “SİLAH KULLANMAYA-KAN DÖKMEYE” muktedir, kabiliyetli olarak görülselerdi(PKK gibi M.R.) o zaman bu konferansta mutlaka siyasi bir güç olarak ve “BAĞIMSIZ BİR BÜYÜK ERMENİSTAN DEVLETİ”nin bir nevi temsilcisi olarak isteklerini kabul ettirebilirlerdi. İşte Ermeni Yazar Kirkor Arzuni’nin belirttiği gibi tarihi tecrübeden elde ettikleri bu dersten dolayı, Kurmançci ve Zazaca konuşan aşiretler ile Asuri ve Yezidileri “ERMENİLEŞTİRMEK” için Erivan’da daha önce kurulan ideolojik okula ilaveten. Suriye’de, Lübnan’da, İran’da ve Avrupa’da kurdukları benzer okullar ve örgütler vasıtasıyla yıllardan beri bu konu işlenip gelmektedir. Sosyalizm ideolojisini siyasi ideolojilerinin temeli olarak kabul etmiş olan Ermeni HINÇAK örgütü, Türkiye’de, Irak’ta, İran’da ve Batı’da kurulmuş özellikle sosyalist ideolojiyi benimsemiş ‘Bölücü Kürtçü örgütlerle’ birlikte yine bu ‘kardeşlik’ palavrası işlenip durmuş, yayınladıkları düzmece ideolojik kurgularla dolu sözde eserlerle birçok Kürt, Zaza ve Yezidi kesimlerin beyinlerini yıkamışlar; bu şekilde bu topluluklardan kendi Ermenistan davalarına hizmet edecek ‘bedava askerler’ haline getirmişlerdir. Bu hususta faaliyetleri ile meşhur olan Erivan’ın yanında Beyrut’taki Kürdoloji enstitüsüdür ve 1947’deki idarecileri “Papaz Thomas Bois, Amarik ve Lescot Randot” idi.(12) II. Dünya Savaşı sırasında sessiz kalan Ermeni komitecileri ve işbirliği yaptıkları bölücü-siyasi Kürtçü örgütler, harbin sonlarına doğru Rusya’nın Boğazları kontrolü altına almak ve Doğu Anadolu’da Kars ve Artvin gibi vilayetlerinizi kendilerine verilmesi hususunda Batı’daki müttefiklerine yaptığı baskılar üzerine bir ümit ışığı görerek harekete geçtiler. Komünist Rusya’nın ‘beyaz Çar Deli Petro’nun vasiyetine bağlı kalan yeni ‘Kızıl Çar Starlin’in Türkiye’ye yönelik bu toprak taleplerinden cesadet alan Ermeniler, Erivan’da ‘Dünya Ermenilerinin Kilise’ temsilcilerinin toplantısı tertip ederler. Bu toplantıda Ermeni ruhanileri ve eski Ermeni komiteciler, Rusya’nın istediği Doğu vilayetlerini şimdiki sosyalist Ermenistan ile birleştirmek, Büyük Ermenistan’ın kurulması için ve Rusya Sovyetlerine katılması hususunda Moskova’daki kızıl lordlar ile işbirliğine gidilmesi hususunda karar verdikleri gibi, ileride bu toprakların genişletilmesi için Türkiye’ye karşı yeni stratejiler üzerinde durdular. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Rusya’nın bu saldırgan isteklerine karşı çıkması ve yeni oluşan dünya dengeleri yüzünden Moskova’nın Kremlin’deki baronları şimdilik bu arzularından vazgeçerler ve buna bağlı olarak da büyük ümitler besleyen Ermeni örgütleri de bu arzuları yine şimdilik kaydıyla, kursaklarında kalır. Ama Ermeni örgütleri boş durmadılar; “düşman uyumaz ama biz uyuruz, düşman aldanmaz ama biz aldanırız” deyimiyle; boş durmayan Ermeni papazları, eskiden beri-ta 1878’den beri- özellikle Kurmançci ve Zazaca konuşan asılları tamamıyla Türkmen olan Alevi kardeşlerimiz arasında dolaşarak; kendileriyle aynı soydan ve inançtan geldiklerine inandırmak için dini konuları da istismar ediyorlardı. Papazlar bu konuda, Doğu ve Güneydoğu’daki Aleviler’ ine şu propagandayı yapmaktaydılar: “Bizim üçlü akidemiz (inancımız) olan; Allah baba-oğul İsa-Meryem Ana, ruhul? Kudüs” inancı, sizdeki “Ali-Fatma-Hüseyin” inancının benzeridir. Arada bir fark olarak Muhammed var ki, onu da sizlere Müslüman Türkler zorla kabul ettirmişlerdir, diyorlardı. Buna benzer bir iddaa da Rus araştırmacı “Vladimir Bazil Nikitin” tarafından ileri sürülmüştü: “Kürt tasavvufunun Ermeni kilisesinin senkretik akımlarından doğdu ve bu yüzden her iki toplumun kültürel ve inanç bakımından benzerlikleri var.” Ermeni papazları Doğu Anadolu’yu gezerken buna benzer senaryolar uydurmak Kürt ve Zazaların Ermenilerle aynı kökten gelen akraba toplum olduklarını bazı kimseleri ve güçleri inandırmaya çalışmışlardır. Bu senaryolardan iki ilginç örnek vererek, büyük Ermenistan’ın kurulması için yapılan faaliyetlerin temelinde ne gibi aldatmacaların yattığını görelim: “Bir zamanlar Dersim’in(Tunceli’nin) Danzik Bucağı’nın bir dağında ‘Kırklar ziyareti(yatırı) vardı. Her sene “Dersimli aşiretlerden Keçeli Uşağı” aşireti burayı ziyaret eder ve eski Türk gelenek ve göreneklerine göre törenler yapılırdı. Bir gün Ermeni papazı Agopyan Vartedek, gizlice bu yatırın üstündeki üstünden aldığı taşları itina ile açarak asıl mezarın içine bir ‘Ermeni Haçı’ koyar ve sonra üstünden aldığı taşları yine aynı itina ve şekline göre yerine koyar. Yılda bir yapılan bu ziyaret günlerinden birkaç ay önce bunu işlemi yapar papaz. Bu işlemden çok sonrası bu taşların üzerine yine eskisi gibi yosunlarla kaplanır ve taşlar karar. Mezar hiç açılmamış gibi görünür. Keçeli uşağı Aşireti’nin bu yatırı ziyaret edeceği günü yaklaşmasından birkaç gün önce papaz aşiret reisine giderek: “-Üç akşamdır üst üste rüya gördüğünü ve rüyasında, kendisine, bu ziyarette(yatırda) yatanın bir Ermeni Evliyası olduğunu ve mezarın içinde de bir ‘Haç’ bulunduğunu, Ermeni Evliyasının niçin Ermenilerin de gelip kendisini ziyaret etmediklerini sorduğunu” anlatır. Ermeni papazı bu arada gördüğü rüyanın ‘sadık bir rüya’ olduğuna inandığını, eğer yatırın mezarı açıldığında Ermeni haçı çıkmazsa, kendisinin oracıkta öldürülmesini ve kanının da kendilerine helal olduğunu da söyler. Ermeni papazının bu kadar emin konulmasından kuşkulanan ve bir o kadar da hayrete düşen Keçeli Uşağı aşireti reisi, ziyaret gününü sabırsızlıkla bekler. O gün geldiğinde yanında Ermeni papazı da olmak üzere, bütün aşiret mensupları ziyaretin yani yatırın ziyaretine gidilir. Ermeni kesişi bu ara; “-Belki aklınıza bu mezarın daha önce açılarak Haç’ın konulmuş olabileceği şüphesi gelebilir. Onun için üstündeki taşları iyice tetkik edin” diyerek onların kendisinden şüphe etmelerine meydan vermemek ve yalan söylemediğine inandırmak için bir ikazda bulunur. Bunun üzerine aşiret mensupları mezarın bütün taşlarını kontrol eder ki, daha önce ve yakında bunlara el sürülmemiş olduğu görülür. Daha sonra mezarın üstündeki taşlar kaldırılarak mezar açılır. Açarlar, ama bir de ne görsünler! Bir Ermeni Hıristiyan haçı var. Herkes hayret içinde kalır ve Ermeni papazının bu hususta uydurduğu rüyanın gerçek olduğuna inanırlar. Bu manzara karşısında fırsatı kaçırmayan papaz Vartek, aşiret reisine dönerek: “-Aslında sizler önceleri Ermeni idiniz, Müslüman Türkler sizi zorla Müslüman etmişlerdir. Yıllardır ziyaret ettiğiniz bu yatırda bir Ermeni evliyası yatmaktadır. Onun için aslınızı bilin, diye telkinde bulunur. Bu hadiseden sonra Keçeli Aşireti mensupları kendilerini de-sözde-Ermeni olduğu telkiniyle, yerli Ermeniler ile birlikte bu yatırı ziyaret etmeye başlarlar.”(13) İkinci bir örnek de, 1930’larda Tunceli valisi olan rahmetli E. Yavuz Bey’in tespitlerinden öğrenmekteyiz. “Tunceli’de hem Zazaca ve hem de Türkmence konuşan bir obada, tek-tük Ermeni isimleri dikkatimi çekti. Bu isimlerin sahiplerini tetkik ettiğim zaman ilginç bir durumla karşılaştım. Bu Ermeni isimlerinin nereden geldiğini sorduğumda bana şunu anlattılar: -Bir aşiret reisinin doğan erkek çocukları bir türlü yaşamıyormuş. Doğduktan bir müddet sonra hemen ölüyormuş. Eski Türk geleneklerine-isim koyma yönünden-uyarak ve bugünde bütün Türk topluluklarında devam eden bir inanca göre, uzun ömürlü olmaları için koydukları “Dursun, Yaşar” gibi adlar koymasına rağmen yine de kısa zamanda erkek çocuklarını kaybediyorlarmış. Bir gün bu bölgede gezen misyoner bir Ermeni papazı, Ağaya yanaşarak; -Ağa seni üzgün görüyorum, seninle biz dost olduk, seni çok severim, üzüntülerinin sebebini de biliyorum. Aslında erkek çocuklarının yaşamamasının asıl sebebi, senin kuvvetli nazarın yüzündendir. Kuvvetli nazarın çocuklarının ölümüne sebep olmaktadır, der. Ağa, çok sevdiği bir atı varmış onun çatlayarak öldüğünü hatırlayarak, Ermeni papazın dediğine inanır. Ve; -Öyleyse bunun çaresi nedir papaz efendi?, der. Papaz da: “-Doğacak erkek çocuğuna bir Ermeni adı koyarsan, her adını çağırdığında için ‘cız’ eder ve bu da nazarını keser. Bu ara da yine sen göbek adı olarak bir Müslüman adı da koyabilirsin. Ama daima Ermeni adı ile onu çağıracaksın.” der. Ermeni papazının bu teklifi ağanın aklına yatmış olsa gerek ki, daha sonra doğan erkek çocuğuna “Artin” adını vermiş. Çocuğunu her çağırışında Artin! diye seslenirmiş. Tam bu sırada sanki bir tesadüfmüş gibi Ermeni papazı bir yapı ustasını ağaya göndererek, şimdiki oturduğu evin üstüne bir kat daha yapılmasını ve çocuklar ile bu üst katta oturmasını tavsiye eder. Aslında Ermeni papazı, çocukların tek katlı ve hayvanların bulunduğu ahırla bitişik olduğu için sağlık şartlarının kötü olmasından çocukların hastalanarak öldüklerini biliyordu. Ağa bu tavsiyeye de uyarak bir kat daha yaptırır ve ailesi ile birlikte burada oturur. Aradan epey bir zaman geçince erkek çocuklarının ölmediğini gören ağa, Ermeni ismi koyduğu için kuvvetli nazarının ortadan kalkmasına bağlamış erkek çocuğunu yaşamasını. Ağanın erkek çocuğunun ölmediğini gören ve erkek çocuklarının aslında sağlıksız şartlardan dolayı ölen diğer insanlarda ağa gibi erkek çocuklarına nazar değmesine inanarak doğan erkek çocuklarına onlarda Ermeni isimleri vermeye başlamışlar. Böylece köy ve kasabalarda, “Artin, Garbi, Karabet ve Vorocebet” gibi Ermeni adlarına Zaza aşiretleri içinde rastladım” diyor.(14) Ermeni örgütler, dünyanın çeşitli merkezlerinde, çeşitli isimler altında kurdukları sözde vakıf ve sivil örgütler ile Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğu bölgesinin kendi ‘ana vatanları’ olduğunu da iddialarına eklerken, yayınladıkları haritalar ve resimlerle bunu sözüm ona somut deliller olarak ileri sürmekte ve maalesef gerçekleri ideolojilerine boğazlatarak, dünya kamuoyuna etki altına almaya çalışmaktadırlar. İşin en ilginç yönü de, yayınladıkları büyük Ermenistan haritaları ve doğu-güneydoğu Anadolu’nun kendilerine ait olduğu iddaalarını hiç gizlemeden açıkça söylemelerine karşı, siyasi Kürtçülerden ve örgütlerinden hiçbir itiraz ve karşı çıkma görülmektedir. 1966’dan itibaren, Türk ve İslam düşmanı bütün örgütlerle işbirliğine girerek ki çoğu da ‘devrimci komünist örgütler ve komünist Kürtçü örgütler’ idi. Nitekim Avrupa’da Kürtçü ve devrimci komünist örgütler ile Fransa, Avrupa’nın diğer yerlerinde “Ermeni Davasını Savunma Komitesi” adında “CEDCA” arasında işbirliği buna örnektir. Ermeni-Kürt kardeşliği gibi palavrayı uzun zamandır dillerinden düşürmeyen Ermeni örgütlerinin asıl niyetlerinin ‘Doğu ve Güneydoğu’yu içine alacak bir şekilde ‘Büyük Ermenistan’ın kurulması için çalışmalarına 1966’dan beri hız vermişlerdir. Nitekim 1996 yılında “Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonu” kuruluşu, bu niyetlerini ihtiva eden bir takım muhtıralar vermek suretiyle, Hıristiyan ve Siyonist merkezleri etkilemek yoluna gittiler. Örnek olarak, “Ermenistan Cumhuriyet Delegasyonu” adına “Hrant SAMUELYAN”ın Birleşmiş Milletlere verdiği bir muhtıra ona esas niyet ve gayelerinin; yıllarca sürdürdükleri “Kürt-Ermeni kardeşliği” propagandasının altında yatan ‘Büyük Ermenistan’ hayali olduğunu bu muhtırada belirtilmiştir. “Ortadoğu’nun çatısı durumunda olan Ermenistan’ın(yani Büyük Ermenistan’ın M.R.) içinde bulunduğu “MUSUL-İSKENDERUN-TRABZON VE BAKÜ” dörtgeni, doğu-batı arasında bir köprü ve civar bölgelere hakim bir kaledir. Bu köprünün(yani Büyük Ermenistan’ın) bölünmesiyle meydana getirilen denge aslında geçicidir. Tarih göstermiştir ki, Ermenistan’ın siyasi ve coğrafi birliğini kaybettiği anlarda rekabetler ve savaşlar ortaya çıkmıştır. Doğu ile Batı arasındaki bu tamponun bir kısmının Türkiye’ye verilmesi(eski politika olarak), her iki Dünya Savaşı ile ispat edilmiş bir yanlışlıktır. Şimdiki durumda bir barış unsuru bulunmadığı gibi ileri de de olmayacaktır.” Batılı devletler, Ermenistan’ın Ortadoğu’nun geleceğinde oynayacağı büyük rolü anladıkları takdirde, tavizlere razı olmak suretiyle “Bileşik, Büyük ve Bağımsız bir Ermenistan kurabileceklerdir ve PKK bu işte önemli rol oynamaktadır.(15) 1967 Mayısında Yunanistan’da kurulan “Ermeni Cemaati Komitesi yine aynı isteklerini ihtiva eden ikinci bir muhtırayı Birleşmiş Milletlere Genel Sekreterliğine göndermişlerdir. Muhtırada şunlar yazılıydı: “Ermeniler’in 1915 yılında Türkler tarafından katliama uğradıklarını ve Türkler’in 3000 yıldan beri Ermeniler’in ‘ana vatanı’ olan Batı Ermenistan(Doğu-Güneydoğu Anadolu) işgal altında tuttuklarını, Ermeni ırkının bundan böyle kendi topraklarında yaşamaya hakları olduğunu, bu sebeple Birleşmiş Milletlerin harekete geçmelerini” istemişlerdir. Yine 1968 yılının 4 Haziran’ında Selanik Üniversitesi’ne bağlı “Vasileos PAVLOS” adlı öğrenci yurdunda, Ermenistan Cumhuriyeti’nin 50’inci kuruluş yıldönümü kutlanırken, Yunanistan’ında desteklediği Ermeni terör örgütü “Hınçak”ın temsilcilerinden “Vahe Aventisyan”ın konuşması, Türk düşmanlarının işbirliklerinin hareket noktasının temel unsurunun ne olduğunu yansıtması bakımından ibret vericidir. “..Ermeniler senelerden beri dünyanın her tarafında, yeniden ‘anavatanımız’ olan Batı Ermenistan’a kavuşmanın arzusu ile yaşamakta ve bunun için uzun zamandan beri hazırlanmaktadırlar. Bugün ufukta tekrar ‘parçalanmış topraklarımızın’ geri verilmesi alametleri(!) belirmiş bulunmaktadır. Bu muhakkak gerçekleşecektir.” (PKK ile aynı fikri paylaşan Kürtçü-bölücü örgüt ve siyasi yandaşları sayesinde M.R.) “Doğu’da Hıristiyanlığın koruyucusu olan “Büyük Ermenistan Devleti” tekrar bağımsızlığına kavuşacaktır. Hıristiyan Ortodoks ruhunu taşıyan Yunanlı kardeşlerimizle müşterek düşmanımız olan Türklere karşı mücadelemiz sürecektir.” Her türlü doğru bilgiden yoksun, gerçekler alt-üst edilip; ideolojik ve kutsallaştırılmış çarpık bir tarih bilgisine dayanarak, “Türkiye, Azerbaycan, İran ve hatta Irak”ın toprak bütünlüğüne saldıran, onlardan toprak isteyen bu görüşleri ihtiva eden muhtıralar ve konuşmalara göre Ermeni sorunu; “MUSUL-İSKENDERUN-TRABZON ve BAKÜ” dörtgeni içerisinde olan toprakların Ermenilere verilmesidir. Nitekim 1983 yılında Fransa’da İngilizce olarak yayınlanan büyük Ermenistan haritası bu isteklerinin en somut delilidir(ek-1 de). Bu haritanın çizilişi, 1919 yılında, Pontuscu Rumların Trabzon’dan Sinop’a kadar istedikleri ‘Pontus Devletinin’ taleplerini Paris Kongresine ilettiklerinde, o tarihlerde İngiliz Dışişlerinde çalışan Prof. Dr. Arnold TOYNBEE (tarihçi ve Lawrenc’in de hocası idi) Rumların bu talebine; “Rumların sürdüğü istatistikler ve sınırlar hayal mahsulüdür, Pontus Rumları kurulacak Ermenistan içinde mandater bir devlet olarak kalacaktır, derken Paris Barış görüşmelerinin hazırlıklarının yapıldığı sıralarda, ihtilaf devletlerinin genel görüşlerinin “GİRESUN-SİVAS-MERSİN” hattının doğusunda kalan bütün toprakları Ermenistan’a bırakmaktı” der.(16) Ek’ teki büyük Ermenistan haritasının geçmişte bu olaya da dayanmaktadır. Türkiye dışında birçok ülkedeki siyasi partiler, kuruluşlar, sözüm ona ilmi(!) araştırma merkezleri olarak lanse edilenler, kurdukları emperyalizmin ileri karakolları olarak görev yapan vakıflar ve sivil toplum örgütleri, sosyal yardım(!) dernekleri, beynelmilel dernekleri kulüpler şeklinden örgütlenmiş olan ve bulundukları ülkelerin verdiği imkânları en iyi bir biçimde kullanarak o ülkenin politikasına paralel bir siyaset izleyen Ermeniler, her türlü propaganda ve kamuoyunu etki altına alacak şekilde cihazlarla teçhiz edilmiş olarak “Büyük Ermenistan” inancını yaşatmak için Türk milletine ve Türkiye’ye düşmanlık temasını devamlı işlemişler ve her türlü Türk ve İslam düşmanı örgütlerle işbirliği yapmışlar ve yapmaktadırlar. Taşnak ve Hınçak’çı Ermeniler; Türkler ’den intikam almak, Türk Milleti’ni ve Türkiye’ye uluslararası mahkemelerde yargılatmak, Musul-İskenderun-Trabzon ve Bakü dörtgeni içinde kalan Büyük Ermenistan’ı kurabilmek için “Siyonist Yahudiler”in asırlarca süren faaliyetlerini ve Almanya’ya nasıl mahkum ettiklerini görerek, bu olayı, modeli kendileri içinde bir ümit kaynağı olarak kabul etmişlerdir. Yahudiler’ in iki bin yıllık mücadeleden sonra eski yurtlarına kavuşup devlet kurmaları, Ermeniler’i de bu modeli kabule ve siyonizmin işlediği yolu tercihe yöneltmiştir. Hınçak ve Taşnak Ermeni örgütü mensupları; tarih bakımından Yahudiler’in geçirdiği safhaların aynısını geçirdiklerini, her iki milletinde başlangıçta topraklarından kovulduğunu ve katliamlara maruz kaldığını, ancak Yahudiler’ in “Siyonizmi” daima güçlü canlı tutarak uzun ve sabırlı mücadelelerden sonra, ana vatanlarına tekrar döndüklerini, kendilerini katleden Alman Milletini uluslararası bir mahkemede mahkûm ettirerek ayrıca tazminat vermeye mecbur bıraktıklarını belirtmektedirler. Ermeniler bugün, Yahudiler gibi benzer bir muameleye maruz kaldıklarını, anavatanlarının-yani doğu-güneydoğu Anadolu bölgesini-ele geçireceklerinin zamanın yaklaştığını ve Müslüman Türk Milletini mahkûm ettireceklerini ve tazminat alacaklarını kesinlikle iddaa etmektedirler. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, milletler arası Siyonist örgütleri ile Taşna ve Hınçak Ermeni terör örgütleriyle yakın bir ilişkiye girdikleri görülmektedir; bu iş birliği, Yahudi katliamı diye bilinen olayların tel’ in ve anma günlerinde Ermeniler’ in de Türkler tarafından katledilmesinden bahsedilmesi ve faillerinin de tel’ini; ABD ve Avrupa’daki Ermeni ‘Katogikosluğu’(Ermeni ruhanileri) ile Yahudi din adamları “hahambaşları” ile işbirlikleri, ABD’deki Yahudilerin sahip oldukları basın-yayın ve diğer iletişim/haberleşme araçlarının Ermeni davasına ve Ermeni örgütlerinin bu yoldaki faaliyetlerine geniş yer verecek şekilde çalışmaları İsrail Hükümeti’nin de desteklediği “Ermenilere yardım” kampanyalarının başlatılması ve yürütülmesi gibi olaylarda kendisini açıkça göstermektedir. Nitekim İsrail’in Lübnan’ı işgalinde, Filistinli gerillaları tutuklarken ve öldürürken Ermeni terör örgütü ASALA mensuplarını Kıbrıs Rum bölgesine silahları ile birlikte, elini kolunu sallayarak gitmesine göz yummuştur. Yahudilerin birçok din adamları ve siyasi liderleri ile Ermeni terör örgütleri arasında kurulan bu bir nevi “kutsal ittifak” kurulmasında bazı tarihi iddiaların(!) gerekçe göstererek, Yahudi ve Ermeniler’in birlikte hareket etmelerine sebep olarak göstermektedir ki, aslında bir uydurmadan başka bir şey olmayan bu sözde tarihi iddia şudur: “Hıristiyanlığı kabul etmelerinden ve kendilerine özgü olan ‘Gregoriyan Mezhebi’ kurduktan sonra Ermeni ismini alan toplumun bazı tarihçileri, Tevrat’ta serüvenleri yazılı Ben-i İsrail(İsrail Oğulları) Peygamberlerinin soyundan gelmek moda olmuştur. Mesela, Ermenilerin ünlü ailelerinden olduğu ileri sürülen “BAĞRATUNİ”ler (veya Pakratuniler de denir), kimseyi kendilerine layık görmeyerek Hz. Meryem ile akrabalık kurmaya kalktıkları gibi Asur Kralı Nabukadnazar’ın(M.Ö. 7’inci yüzyıl başlarında) esir ettiği Yahudiler arasında birisi ‘Bağratuni’ ailesinin atası olduğunu ve “Bağarat” adına taşıyan bu zatın da aslında Hz. Davut(a.s.) Peygamber’in soyundan geldiğini iddia etmeleridir. Yahudi Prof. Abraham GALENTİ’nin “HAMENORA” adlı eserinin 16’ıncı sayfasında bu uydurma iddiaya dayanarak Ermeni-Yahudi ilişkisini temellendirmek için şunları yazmaktadır: “Soy ve ırk bilimcilerine göre Yahudiler ile Ermeniler aynı kökten gelmektedirler. Irk olarak Ermeniler “karışık(hibrit)” olmalarına rağmen, Ermeni kültürü Yahudi kültürünün bir kopyasıdır. Ermenice ise İbranice ile Aremice’nin karışımıdır. Yahudiler’in Tevrat’tan daha çok itibar ettikleri kutsal metinlerinden olan özellikle Babil-Talbut’a göre ise Ermeni isimleri Hz. Davut soyundan gelme sürgün olmuş Yahudiler’in isimleridir. Yahudi ve Ermeni harfleri birbirine çok benzer. Her ikisinin alfabesindeki harf sayısı da 22 tanedir. Yahudilerce Ermeniler; “vaftiz edilmiş” yani Hıristiyanlaştırılmış Yahudilerdir.”(17) Yahudi Prof’un bir iddiası, bizi ilginç bir mesele ile karşı karşıya getirmektedir; bir yandan da bazı Kürtçü-Ermenici teorisyenler, Kürtler’in Ermeniler ile aynı soydan(Keldani ve İskandinavyaya bağlantılı olarak) olduğunu ve Ermeniler’in vaftiz edilmiş yani Hıristiyanlaştırılmış ‘Kürtler’ olduğunu iddia ederlerken; başka bir açıdan da ‘Kürtler Müslümanlaştırılmış Ermeniler’dir. Bir yandan da gördüğümüz gibi Yahudi Prof. A. Galenti gibiler de; Ermeniler Hıristiyanlaştırılmış Yahudiler olduğunu ileri sürüyordu! Şimdi bu acayip görüşlere ve iddalara göre kendim bir Kürt olarak, acaba hangi tarafta olduğunu kabul etmeliyim acaba? Ben Kürt olarak ‘Ermeni miyim yoksa Yahudi miyim çık işin içinden. Prof. A. Galenti, bu iddiasının temelinde aslında bilimsel/ilmi bir dayanaktan çok siyasi ve teolojik/dini bir karakter mevcuttur. İsrail oğulları için Çukurova ve Güneydoğu’nun-Urfa başta olmak üzere-itikatlerine göre buraları kendilerine aittir; Yahudi inancına göre, tarih öncesi (m.ö. dahul) dâhil, İsrailoğulları nerede bulunmuş oralarda krallıklar kurmuş ve Kutsal saydıkları insanlarının doğduğu veya öldüğü ve gömüldüğü yerler tamamen Yahudilere aittir, asla tartışılmaz. Hz. İbrahim (a.s.)’ın Harran’da doğduğu (aslında burada doğmamıştır, aşağı Mezopotamya’daki Ur şehrinde doğmuştur) yer ve İbrah Peygamberi ataları olarak da kabul ettiklerinden dolayı Harran bölgesi kendilerine tarihi ve Yahudi inancı bakımından kendilerine aittir. İşte İsrail ileride gerçekleştirmeyi düşündükleri ‘Büyük İsrail’ için Türkiye’yi ‘Kuzey-Doğu’dan da sıkıştırmak için, Ermenileri Yahudileştirip-sözde-Ermenistan’ı ‘İsrail için’ bir üs yapmak istiyorlardı. Bu sebeple, Ermeniler’ in Yahudi asıllı olduğu iddiasının temelinde ‘dini ve siyasi’ nitelik hâkimdir.(Yayılma Stratejisi) Yukarıdan beri tarihi süreç içinde özetleyerek verdiğimiz bilgiler çerçevesinde “Ermeni davası” yani “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu da içine alabilecek şekilde “MUSUL-İSKENDERUN-KAYSERİ-TRABZON ve BAKÜ” dörtgeni içinde kurulması düşünülen “Büyük Ermenistan Devleti”nin hayali içinde yıllardır yaşayan ve bu ideallerini bütün tazeliğiyle koruyan ve bugünlerde bi emellerinin gerçekleşmesine az bir zaman kaldı diyecek kadar kendilerini inandırmış olan Ermeni örgütleri, Taşnak ve Hınçak teröristleri, kendilerini destekleyen AB ve ABD’deki diasporalar, Osmanlı Devletinin yıkılışı sırasında nasıl büyük katliamlar yapıp emellerine ulaşmak için her türlü bölücü-yıkıcı örgütlerle işbirliği yapmışlarsa, bugünde başta PKK olmak üzere yandaşı siyasi kuruluşlarla da işbirliğini devam ettirmekte ve Türk düşmanlıkları her vesileyle dışarı vurmaktan asla vazgeçmemektedirler. “Ufukta, ana vatanımız olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarının bize geri verileceği gün artık yaklaşmıştır(açılımlar sayesinde olabilir gibi)” diyen büyük Ermenistan hayalleri içinde olan Ermeniler, uzun zamandır Türkiye’de; Türk vatanının ve milletinin bölünmez bütünlüğüne yönelik, bütün -çeşitli siyasi ve ideolojik isimler altındaki- örgütler ile yakın temasları olduğu gibi, komünist devrimci ve Kürtçü örgütler içinde kendilerini mevkilerinde bulunanların Türk düşmanlığı ve devletin parçalanması hususunda faaliyet gösterenlerin önemli bir kısmı Ermeni asıllı Kürtlerdir. 1974 yılında, Kıbrıs Barış Hareketi’nden sonra Yunanlıların özellikle Ege bölgesi ve İstanbul’u almak iddiasında olan ‘Megalo İdea’ örgütlerinin bu arada büyük desteğini gören Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye içinde ve dışında PKK gibi benzer Komünist Kürtçü ve İslamcı maskesi altında diğer Kürtçü örgütler ile uzun zaman, gayeleri için işbirliği içinde olmuşlardır. 1.Dünya Savaşı sırasında, emperyalist güçlerle işbirliği içinde olan ve büyük Ermenistan idealini taşıyan Ermeniler, Taşnak ve Hınçak gibi Ermeni terör örgütleri, yaptıkları Müslüman Türk katliamından ve Osmanlı Ordusunu arkadan hançerlemesinden ve erkeksiz kalmış yüzlerce Türkmen-Kürmanç ve Zaza köylerinin yeni bir Ermenilerin katliamlarından korumak için; böyle bir durum ve savaşın getirdiği bu kabil zaruretten dolayı bu bölgedeki Ermeniler’in (batı’daki Ermeniler hariç) Suriye ve Irak’a doğru bir tehcire(devlet eliyle göçe) tabi tutulmuştur. Bu göç sırasında pek çok Ermeni çocukları-özellikle kız çocukları-Müslüman ailelerin yanında kalmış, pek çokları da ‘Müslümanlara’ yaptıkları katliamların hesabını ‘bizden’ sorarlar korkusu ile “hem isim ve hem de din değiştirmiş” gibi görünerek buralarda kalarak kendilerini gizlemişlerdir. Yerli halk ama bunların kim olduklarını bilmelerine rağmen hiçbir zaman rahatsız edecek bir karşı tavır sergilememişlerdir. Aşağı yukarı 20 seneden beri bu bölgelere turist kılığında gelen Ermeniler; ABD, Avrupa ve Lübnan’dan gelenler, babalarının, analarının ve kardeşlerinin kendilerine verdikleri bazı belgelere göre, ‘burada kalan akraba ve topluluklarının’ kimler olduğunu gösteren ve onları bulup irtibata geçmelerini, hem unutmuşlarsa Ermeniliklerini hatırlatıp ve hem de akrabalık bağlarını tekrar diriltmek için faaliyetlerinin içine girmişlerdir. Özellikle, ‘küreselleşme ideolojisi’nin gündeme gelmesi, bu ideolojiye göre ‘üniter ve milli devletlerin’ parçalanması, bu emperyalist ideolojiye göre de ortaya çıkartılan siyasi gelişmeler, milli kültürün yerine “halklara özgürlük ve azınlık-halk kültürünün üste çıkartılması, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ sözünün yargılanması noktasına gelmesi ile Türkiye’de ‘analarının veya babalarının, atalarının’ “Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani”, “Yahudi-Sebateyist” olduklarını beyan etmelerinin “revaç” olması ve bunun prim getirir olmasıyla, bu sözde din ve isim değiştirip gizlenen Ermeniler de artık “hepimiz Ermeniyiz” diye kendilerini ortaya çıkarmanın zamanı geldi inancı ile olsa gerek ki, aslında bir ölçüde bu doğal bir durumda sayılır. Kimse Rum, Ermeni, Yahudi diye kınanma inancımız gereği biz hiçbir sor ve ırk, “Yahudi naziziminde ve Batı Ari ırkçılarda olduğu gibi, aşağılamak, hakaret etmek yetkimiz yoktur. Burada asıl felaket, aşağılık durum; kendilerinin Rum, Ermeni, Yahudi-Sebateyist olduklarını bildiği ve bu kimliği taşımakta gurur duymalarına rağmen, başka din ve isim altında gizlenerek, kamufle olarak Müslüman Türk milleti içinde fitne çıkarmak, bölücülük yapmak, Türk devletine karşı düşmanca tavırlar ve düşünceler sergilemektir. İkiyüzlü, riyakâr davranışlar ve kendilerini bir başka kimlikle gizlemelerin hiçbir ahlaki değeri yoktur yani basbayağı bir ahlaksızlık örneğidir. Mevlana’nın dediği gibi; ‘ya olduğunuz gibi görünün veya göründüğünüz gibi olun’. Bugün dünyanın gerçek hâkimleri olan ‘küresel şirketler diktatoryası’, dünyayı küresel ekonomik bir küresel kölelik düzeni içine sokmak için ortaya attıkları-elma şekeri niyetine-‘yeni dünya düzeni’ sloganı ile artık ‘Üniter-Milli Devletlerin’ zamanını tamamladığı ve yeni düzen; milet yerine onun alt yapıları olarak; ‘halklara özgürlük, halklar kendi kaderini kendileri tayin etmeli ve bu hakka istinaden de siyasi statülerini kendileri belirlemeli’ sloganı ile bir ülkedeki yaşayan bir milletin topluluklarını; temel siyasi ve sosyal kimliklerini; şu veya bu mezhebe, yahut etnik gruba, aşirete, cemaatlere göre belirleyerek emperyalizmin kolayca yutabileceği lokmalar haline getirilmesi, 4 Haziran 2004 yılında da AKP ve CHP’nin birlikte çıkardığı “İkiz Yasalar” ile (Halklar kendi kaderlerini tayin hakkı gibi) bir zamanlar kendilerini gizleyen ‘devşirme-dönmeler’ artık gerçek kimliklerini gazetelerde veya sözlü beyanlarında açıklamaya başlamışlardır ki, aslında bu durum bir bakıma doğru bir davranıştır. Gerçeklerin ortaya çıkması lazım; Gazeteci-yazar Oral Çalışlar ‘Hrant’la geçen Günler’ başlıklı yazısında ilginç bir hatırasını yazmıştı: “Gece Arguvan’ın (Malatya kazası) Kürt köylerinde-12 Eylül 1980’den önce-birinde, muhtarın evinin damında sofra kurulmuştu. Zeynep Oral da yanımızda. Arguvanlı devrimciler (sosyalist devrimciler M.R.) ile sohbet koyulaştıkça itiraflar da başlamıştı. Hrant Dink’in varlığı sanki insanları itirafa zorluyordu. “Anneannesinin, babaannesinin Ermeni olduğunu söyleyenler sıraya dizildiler… Yıllar önceydi, Trabzon yakınlarındaki bir köye gitmiştik. Yarı yıkık Kiliseye ve çevresindeki eski binalara baktık. Ermenice yazıları bize Hrant tercüme etmişti. O binaların içinde yaşayan insanlarla konuştu. Bizi geçmiş yolculuklara çıkardı.” Oral Çalışlar bu hatırasını Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı gibi CNN Türk kanalında da anlattı. 2009 yılında ‘Bugün’ gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliğini yapmış olan Erhan Başyurt’un 2006 yılında yayımlanan “Ermeni Evlatlıklar”: “Saklı Kalmış Hayatlar” isimli kitabından bu konuyla ilgili bir kiki pasaj aktarmak istiyorum. Bu kitap, Karakutu Yayınları’ndan çıkmış ve dağıtım 2 A.Kitabın, ‘TİKKO Lider Kadrosu’ndaki Türk Ermenileri bölümünden sayfa 90-95 arası. Sayfa no092 “..Armenak, Stefan ve Hrant Dink, sol örgütü(Marksist örgüt) karar verirler. Ama, Ermeni oluşlarını işlerini zorlaştırmaması için isimlerini değiştirler. Hrant ‘Fırat’ ismini alır. Stefan ‘Murat’, Armanek ‘Orhan’ adını alır. Armenak, 18 Ekim 1977’de iki jandarma erini şehit etmişti. İzmir yakınlarında tutuklandı. Cezaevine konuldu, Örgüt kaçırma kararı verdi. Bir bahane ile hastaneye sevk alınca, arkadaşları tarafından kaçırılır. Orah Bakır daha sonra öldürülür (Armanek Bakırcıyan). 12 Eylül öncesi gazete manşetlerine kadar çıkmış olan Orhan Bakır, İst. Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okurken arkadaşı (Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni) Hrant Dink ile birlikte ‘Surp Haç Lisesi’nde belletmen olarak görev yapıyordu. O dönemde Doğu ve Güneydoğu’da Kürtçe konuşan Ermeniler olduğu (Ermeni asıllı Kürtler M.R.) ortaya çıktı. Dink, “işte biz bu bölgelere gider öğrenci bulur, Üsküdar Surp Haç Lisesi’ne getirirdik” diyor. Bu çalışmalarda en büyük yardımı Diyarbakırlı Ermeni papazı ‘Der Grigos’tan görmüştür. O bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu at sırtında dolaşmış, 1915’ten kalan Ermenilere ulaşmaya çalışmıştı. Arjantin’den Türkiye’ye gelen Ermeni Patriği ‘Karakin Haçaduryan’ da bu çalışmaların en büyük destekçisiydi. Hatta Arjantin’den Türkiye’ye gelmek için bu araştırma faaliyetlerini şart koşmuştu. Hem Hrant Dink hem de Armanek Bakırcıyan, Der Grigos’un baş yardımcıları olmuşlardır.” Hrant Dink’in de katıldığı bu Ermeni kökenlileri-Kurmançca ve Zazaca konuşan-hep bunları araştırıyordu. Bu faaliyetlerden dolayı da yakınlarını veya asıllarını arayan insanların kendilerine çok sık başvurduklarını anlatıyordu. 1988’de ‘Garbis Papazyan’ ödülünü alan, Alman istihbaratı ile çok yakın ilişkisi olan ve PKK’ya karşı önemli bağlantısı olan DR. Tessa HOFFMAN, 2002 yılında yayımladığı “Armenians in Turkey Today” başlıklı çalışmasında, Türkiye’de halen Türk veya Kürt gibi yaşayan 30-40 bin gizli Ermeni’nin bulunduğunu iddia ediyordu. Ermeniler’in tehciri sırasında gitmeyip yerlerinde kalanların önemli bir kısmı görünüşte Müslüman(Sünni ve Alevi), Türkmen veya Kürt kimlikleri altında kendilerini gizlemişlerdir. Birkaç misal verelim: Varto (Bingölün ilçesi) doğumlu Burhan Kocadağ, “Doğuda Aşiretler; Kürtler-Aleviler” adlı kitabında, doğudaki nüfus kesafetindeli değişimi izah ederken olayların akışı ile yerli Ermeniler’in bir kısmı göç etmiştir. Kalanlar ise Müslümanlığa şeklen dönüşüm yaparak çoğunluğa uymuşlardır. (sf:218) ‘Saadettin Paşa’nın Hatıraları’ isimli kitapta da benzer bilgiler verilmektedir: “Olayların başlangıç noktası sayılan 1869 tarihinde Bitlis-Muş-Van bölgesindeki Ermeni komitecilerinin yaptıkları ‘terör ve katliamlara’ mani olarak ve bölgedeki güvenliği sağlamak için bölgede görev yapan Paşa’nın günlüğünde bu hususta ilginç bilgiler mevcut; bunlardan birisini nakledelim: “-Paşaya haber gelir ki Sason’da(şimdi Batman vilayetine bağlı bir ilçe M.R.) Ermeniler, kiliselerini kendileri kapatmış ve 2000 kadarı Müslüman olup namaz kılmaya başlamışlar. Paşa hayret eder…Sonradan anlaşılır ki Avrupa’nın Hıristiyan kamuoyunu yanlarına almak için, Avrupalı dini ve siyasi liderlerinin yardımlarını alabilmek için, Türkler kendilerini zorla Müslüman yaptıklarının, kiliselerini camiye çevirdiklerini, baskı ve zulüm gördükleri hususunda Avrupa basınında çıkan bu şikayetlerinin sonradan büyük bir yalan olduğu ortaya çıkmıştır.” Diyarbakırlı Ermeni vatandaş Mığırdıç MARG SYAN, “Tesbih Taneleri” diye bir hatıra romanı yazmıştır. 2007 yılı içinde Sabah Gazetesi’nin Pazar ekinde bir söyleşisi yayınlandı. Bu sohbette Mığırdıç Margosyan bey diyor ki; “bize Diyarbakır’da gavur diyorlardı. İstanbul’da ise Kürt. “Bu ayrı bir yanlışı işaret etse de asıl konu şu: “Serkis’in Müslüman olduğunu anlatıp, Ali adını aldığını belirten Mığırdıç Bey, babasının 5 vakit namazını hiçbir vakit aksatmadığını, annesinin ise çarşafa bürünüp mutaassıp bir Müslüman Kadın örneği olduğunu söylüyor. Daha sonra ortam düzeliyor ve dindar Müslüman Ali, tekrar ‘Serkis’ oluyor. O, gözlerini bile göstermeyen çarşaflı anası normal bir Ermeni kadını oluveriyor.” “Daha önceki Hıristiyan inancına göre dönüyorlar. Bunu M. Margosyan eski dinlerine dönmeleri biraz zaman aldı” der. Başka bir örnek: Almanya’da Türkler’in düzenlediği bir toplantıda Prof. Dr. Hasan Köni, “Ermeni Meselesi” başlıklı bir konuşma yapmış ve bu ara konuşmasında şöyle demiş: “Tehcir sırasında, yerinden olmamak için ‘convert’ yani Müslümanlığına dönen Ermeniler de vardır. Bunların kim olduğunu bilemiyoruz. Sayılar 300-400 bin kişi olarak tahmin edilmektedir. Ayrıca Musevi ve Rum asıllı olup Müslümanlığa girmiş yani dönmüşlerde vardır. Bunları, Türkiye Cumhuriyeti kendi vatandaşlarını rahatsız etmemek için açıklamıyor. Belki de devlet içinde yüksek mevkilere, rütbeye gelmişlerdir.” Yaşar Canca şöyle bir tesbiti var: “Hrant Dink, bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına; siz 1,5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa aynı dönemlerde yaklaşık 500bin Ermeni din değiştirip Müslüman olmuştur. Bunları neden dikkate almıyorsunuz? diye sordu. Muhatabları da, ‘bu konunun gündeme gelmesi davamıza zarar verir’ cevabını verdiler.” “Peki bu bilgiye uzun zamandır çalışıp ulaşan Dink, başka hangi bilgi ve belgelere ulaşmıştır. Acaba kim veya kimler Müslüman Türk milletini aldatmak için kendini hangi kimlikle saklı tutuyordu? Hrant Dink’in elde ettiği ileri sürülen bilgilere göre 200 ile 500 bin arasındaki “Sünni-Alevi/Kürt ve Türken, Zaza” kimliği altında gizlenen Ermenilerin varlığını, Ermenistan’da muhataplarının, bunlar açıklanırsa davamıza zarar verilir açısından mı acaba açıklanmasına mani olmak için mi suikaste kurban gitti? Araştırılması gereken önemli bir konu olsa gerek. Prof. Dr. Salim Cöhçe’de Türkiye’de “Kripto Hıristiyanlar” yani “Gizli Ermeniler” olduğunu iddaa ediyordu. S.Cöhçe, bu insanların Müslüman gözüküp gerçekte ‘Gregoryan Hıristiyan’ geleneklerini sürdürdüklerini kaydediyor. Ayrıca sayın Prof. Dr. Salim Cöhçe, ‘Türkiye’de mi gizli Ermeniler ile PKK’nın bağı var’ tesbitinde bulunmaktadır. İlaveten: “Türkiye’de yaklaşık 100 bin mühtedi(dönme) Ermeni var. Özellikle son yıllarda gizli Ermenilere yönelik Ermeni gruplara tarafından yapılan araştırma-çalışmalar var. Kendilerine kimlikleri hatırlatılmaya çalışılmaktadır. Para yardımlarında bulunuyor. (Galiba Türkiye’de büyük araziler ve emlaklar alsınlar diye M.R.) Ben, ASALA sonrası PKK’nın ortaya çıkması gibi PKK sonrası bu insanların Türkiye içinde ‘şehir terörü’ amaçlı kullanılacağını düşünüyorum. Böyle bir oluşum 2010’a kadar teşekkül ettirilebilir, yine Ermeni kimlikleri bilinci bir şekilde hatırlatılıp, kendilerini ortaya çıkarılır istenince yarın Türkiye’nin önüne toprak, tazminat talebiyle çıkacaklarına inanıyorum.” PKK’nın, Avrupa, Suriye, Lübnan, ABD’de başlangıçta iyi bir lobi oluşturabilmesi ve destek alması da bu çevrelerin yardımı ile olmuştur. PKK içinde en üst seviyesinde görevli olanlar arasında Ermeni kökenli olanların varlığı artık gizli bir şey değildir. Bu açıdan bakılınca, Hrant Dink’in suikastı sonrası yapılan yürüyüş ve takiben ama toplantılarında-çoğunluğu PKK’lı olmak üzere-“Hepimiz Ermeniyiz” diyenlerin çoğu bir bakıma hakikati ifade ediyordu. Türkiye’de yıllarca ‘sağ ve sol’ diye kardeşleri birbirine düşürenler, ‘Alevi-Sunni’ diye insanlarımızı ‘mevzileştirenler’, önderlik edenler, bölücülük yapanların önerileri yazıları ve düşünceleriyle yön verip kardeşi kardeşe düşürenlerin önemli bir kısmı bu ‘devşirme-dönme’; Ermeni ve Yahudi. Süryani kökenlilerdir. Eski Siyasi Kürtçülerden “Musa Anter”, aslında Yahudi asıllıydı. Hatıralarında Çanakkale’de sürgünde ilen ‘sinegoglar’ gittiğini anlatır. Türkiye’deki komünist hareketi içinde yer almış, Türkiye İşçi Partisi’nden olarak da ‘Yahudi’ kökenli olduğunu hep söylemiştir. Kızıl Faşist cinayet sendikası PKK’nın bu bölgede neden ‘Yezidi, Süryani ve Ermeni’ asıllıları öldürmeyip te tıpkı geçmişte Ermeni terör örgütleri olan katiller kabilesi olan ‘Taşnak’ canileri gibi Müslüman Türkmen, Kürt ve Zazaları öldürmeleri işte bu Müslüman düşmanı-dönmeler oldukları için. 12 Eylül öncesi Doğu Anadolu’da komünist-bölücü faaliyetlerde bulunmuş olan TİKKO’nun(Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) temeli, 1972’de İstanbul’daki Ermeni okulunda (Surp Haç Lisesi) atılmıştı. Kurucalılarından “Yervant Tüzün ve Mihram Samuelyan Ermenileridir.”(18) Yine komünist-Kürtçü örgütlerinden olan ‘PDA’nın kurucusu ve K. Maraş olaylarının baş mimarı Ermeni Garbis Altınoğlu idi. Bölücü yayınlardan ‘Roja Welat’ (bugünde Welat ile yayınlanmaktadır) isimli gazetenin Eylül 1971 tarihi ve birinci sayısının 14’üncü sayfasında yer alan bir haberde, Ermeni-Kürtçü-bölücü örgüt ilişkisinin bir örneği olarak şu bilgi ibret vericidir: “Erivan (Ermenistan’ın başkenti) devlet üniversitesinin yayınladığı Kürt bilimi adlı yazıda, bu üniversite de eğitim gören Kürt gençlerine, Kürt tarihi, Rusya ve Ermeni tarihi, edebiyatı ve bunların dilleri öğretildiğini belirtiyor. Buraya getirilen gençlerin bir kısmı, Ermenistan’daki Yezidi inancında olan Kürtler ile, Türkiye’dende özellikle Ermeni kökenli olduklarını bildikleri Kurmançca ve Zazaca konuşan gençler idi. Kürt-Ermeni kardeşliği(!) de işleniyordu. 1970 yılında kapatılan “Kürdistan Demokratik Partisi”(DPK’nın) yöneticilerinin künyeleri incelendiğinde, bazılarının Mardin’deki Süryanilerden olduğunu görmekteyiz (Çevko ve Brusk gibi). Kurmançca şiirler yazan “Şehmuz” takma adını kullanan kişinin asıl adı ‘Cegerwe’ olan Süryani idi.(19) Almanya’da uzun zaman öncesi, Kürt-Ermeni kardeşliği ile ilgili yayınlar çıkaran ve dağıtan Mehmet ONTO, Süryani Kilisesinin(Mardin Dar-ul Zaferan) yetiştirdiği bir Ermeni idi.(20) Aynı örgüt mensuplarının Mayıs 1973 senesinde Almanya’da bastırıp Türkiye’ye soktukları bildiri de; “Kürt, Alevi ve Ermeni işbirliğinde bir sosyalist devlet kurulacağını bunun içinde Avrupa’daki ‘Kiliseler Birliği’nin kendilerine destek olacağını ve mali yönden de yardım edeceklerini vaat ettiklerini belirtmekteydi. İtalya’daki “Lege Armene dei Dritti Delliuone” adlı ve sözüm ona “Ermeni İnsan Hakları Birliği” örgütünün lideri ‘Kevork Orfaliyan’ 1990’da Türkiye’de göz altına alınmış ve üzerinde Ermeni bayrağı ile pek çok Kürtçü-bölücü kitaplar ele geçirilmişti. Bir genel milletvekili seçiminde SHP’den aday olarak seçilen bazı Güneydoğu milletvekilleri, daha sonra bu partiden ayrılıp siyasi Kürtçülüğü savunan HEP’i kurdular(Halkın Emeği Partisi). Meclis içindeki bölücü ve kışkırtıcı olaylar çıkarmaları üzerine Milliyet Gazete’sinin köşe yazarlarından Yalçın Doğan ile Türkiye Ermenilerin ileri gelenlerinden ‘Agop Artinyan’ HEP’li Milletvekillerini kast ederek, 25 Mart 1992’de onlara telefonla konuştuğunu söyledikten sonra; “-HEP Milletvekilleri yetersiz kaldılar Parlemento da. Demokratik bir araç (!) olsunlar diye kendilerini destekledik. Kendilerine haber gönderdim. Bundan sonra, Mecliste daha iyi(!) bir tavır alacaklardır” demesi ilginçtir.(21) İki yüz seneden beri “Büyük Ermenistan” idealini gerçekleştirmek için milletlerarası faaliyetleriyle birlikte, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Müslüman Türk nüfusunu azaltmak içinde, katledebildiklerini toptan yok edip kalabilenleri de göçe zorlamak için çalışmış olan bu Ermeni terör örgütleri, Kürtçülükle iç-içe olmayı, Kürtçülük faaliyetlerinden uzak kalmayı, davaları için vazgeçilmez bir durum olduğuna hep inanmışlardır. 13 Eylül 1930 yılında İran’da yayınlanan Ermeni Gazetesi “HUAPER”; Ermeni davası ile Kürtçülük ilişkisinin önemini şöyle açıklamaktaydı: “Kürtçülük hareketinden uzak durmak, Ermeni davasına(yani Büyük Ermenistan davasına M.R.) hizmet etmemektir.” Yani Kürtçülük-bölücülük ve diğer Türk düşmanı örgütlerden uzak durmak, Ermeni davasına İHANET ETMİŞ gibi olur görüşü hakimdir. Sovyet Ermeni tarihçisi A. A. Lalayan, Ermeni Taşnak Partisi ve taraftarlarının I’nci Dünya Savaşı sırasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Azerbaycan’da yüzbinlerce Türk ve diğer Müslümanları nasıl katlettiklerini anlattığı bir makalesinde, bir nevi “Ermenileştirilmiş Kürtçülük” hareketine de değinmiştir. 1936 yılında Milli ve Sömürge Meselesini inceleme Bilimsel Araştırma Kuruluşu’nun yayın organı “Revolyutsionniy Vostok” Dergisinin 2-3 numaralı sayısında yayınlanan “Karşı Devrimci Taşnaksutyun ve Emperyalist Savaş”, 1914-1918 başlıklı makalesi ile 1938 yılında SSCB’nin Bilimleri Akademisi’nin Tarih Enstitüsü’nün yayın organı “İstroriçeskiç Zapiski” Dergisi’nin 2 numaralı sayısında yayınlanan “Taşnaksutyun Karşı Devrimci Rolü” başlıklı her iki makalesinde, “..Büyük Ermenistan idealini hayata geçirmek için Ermeni ve Kürtçü örgütlerin birlikte kullanmış ve tek elden yürütüldüğüne dikkat çeker”(Aydınlık Dergisi,23 Ekim 2005, sf:12. M.Perinçek, İ.Ü. Aİİ. TE. Ar. Görevlisi) Dünya gözü önünde 1971’den 1982 yılına kadar dış temsilciliklerimizde saldırılarda bulunup diplomatlarımızı öldüren ASAL’ın 1983’den sonra birden faaliyetini durdurması ile PKK’nın akabinde ortaya çıkması, Müslüman Türkmen Kürt ve Zaza köylerine saldırması ve insanlarınıı katletmesi tesadüfi bir gelişme değildir. PKK, kaçırıp veya kandırıp dağa çıkardığı gençlere, eğitimleri esnasında en çok işledikleri konuda “Ermeni-Kürt kardeşliği” palavrasıdır. Birçok kez, bastıkları Kurmanç köylerde, insanları meydanlara toplayıp, propagandalar yaparken; “Ermeniler bizim kardeşimizdir ve buraları da onların vatanıdır” demekten de geri kalmıyordu. PKK’nın Ermeni davasına hizmetinden dolayı 22 Mart 1993’de 400 üyeli Ermenistan Yazarlar Birliği, “Vortkez PETROSYAN”ın başkanlığında toplanarak “Apo kardeşlerine” “onur” üyeliği payesinin verilmesi kararını almıştır. Bu toplantıda PKK temsilcisi “Karlani ÇAÇANİ”de bulunmuştur. Alınan kararda Apo’ya övgüler sıralandıktan sonra şu cümleler eklenmiştir: “..Ermeni-Kürt kardeşliğinin inşası için büyük çaba içinde olduğunuzu biliyoruz. Değerli başka; Ermeni Yazarlar Birliğinin “onur üyeliğine” seçildiğinizi bildirir, sizi gönülden kutlarız.” Yani bu övgünüm açılımı şudur: Sayın Apo kardeş, Doğu ve Güneydoğu’da Devletine sadakat gösteren ve bir zamanlar atalarımızı katleden aslı-nesli Müslüman Türk olan aşiretlere ve Türkiye Cumhuriyeti’nin askerlerine, polislerine, koruculara karşı gösterdiğiniz mücadele ve yaptığınız devrimci faaliyetler ile Müslümanları öldürmenizden dolayı seni kutlar, Ermeni-Kürt kardeşliğine ve Ermenilerin intikamını almanızdan dolayı sizleri kutlar, seni bu kutsal hizmetlerinden dolayı “Ermeni Yazarlar Birliği Onur Üyesi” olmanızı layık gördük demektir. Ayrıca Ermeniler’in Azerbaycan topraklarını işgal ettiğinde ve burdaki Hocalı’daki Müslüman Türkleri katledişlerinde, Apo’nun gönderdiği PKK’lı teröristler, İran’ın Mako ve Urmiye vilayetlerindeki kamplarda eğitilmiş idi ve bin kadar vardı. 17 Ağustos 1993’de, 1961 yılında kurulmuş olan “Alliance Armenienne” (Milletlerarası Ermeni Birliği), Portekiz’in başkenti Lizbonda, “Gülbakyan San’at Vakfı’nda” olağanüstü bir toplantı yapılır. Bu toplantıya; “Rum ve Ermeni örgüt temsilcileri, Ermenistan Devlet başkanı Petrosyan’ın Paris Özel Temsilcisi ‘Nubar Kevorkyan’, PKK’nın Almanya ve Avrupa’daki örgütlerini ve Apo’nun temsilcisi olarak ‘Cevat Kazımi’, Suriye İstihbaratından bir yetkili ve Güney Kıbrıs Rum Temsilcisi ‘Nikos Kevrinapoulos’ ile birlikte Fransız yazarlarından Ermeni asıllı ‘Roger Sarsarian’ katılır. Burada alınan kararlar özet olarak şöyledir: “..Ortadoğu’da kurulmasına çalışılan ‘yeni düzen’(İsrail’in 1980’de şileme koyduğu İslam dünyası üzerindeki stratejik hedeflerin bir parçası M.R.) hazırlıkları içinde Ermeni vatanseverlerin haklı bir dava peşindeki PKK’ya her türlü maddi ve manevi arka çıkılması, PKK’nın Türkiye dışındaki faaliyetlerinin finansa edilmesi.. PKK’nın tarihte ilk defa ‘ANAYURT DIŞINDA(Türkiye Ermenistan’ı dışında) sınırlarını BİZZAT KENDİSİ BELİRLEYEN ERMENİSTAN CUMHURİYETİNE, hedeflerine varması için yardımcı olması bakımından PKK’nın Avrupa’daki örgütlenmesini ve gelişmesini hızlandırmak için Avrupa ülkeleri üzerindeki baskıların artırılmasının önemine binaen, bu ülkelerde büyük bir iletişim gücüne sahip olan organlarımızın faaliyetlerinin daha da hızlandırılmasına ve bundan sonraki müşterek çalışmaların yürütülmesi için ‘daimmi işbirliği icra komitesi’ tarafından belirli periyotlarla bu tip toplantıların düzenlenmesine karar verilir.” ASAL-PKK-ERİVAN tarafından yönlendirilecek olan İcra Komitesi’nin bundan sonraki ilk toplantısı 8 Eylül 1993 Çarşamba günü Paris’te yapılır. Daha sonra bu tip işbirliği gelişmeleri hızla devam eder. İlk önce Ermenistan’ın Başkenti Erivan’da PKK’nın Türkiye’deki Müslüman Türk Milleti evlatlarını katliamları için ona destek vermek için bir irtibat bürosu açılır. Daha sonra Ermenistan’ın ‘SEVAN’ şehrinde PKK için eğitim kampları kurulmaya başlanır. Hatta terörist Apo için bu kamplarda, etrafı ve duvarları Ermeni amblemi taşlardan yapılmış bir de karargah yapılmıştır. Bu binaların ve eğitim sahalarının yapılışı, şayet Apo Suriye’den çıkartılırsa PKK’yı buraya yerleştirmek içindi. Nitekim Şubat 2008’de TSK’lerinin operasyonu ile büyük darbe alan PKK’nın kurtulan bir kısım militanları Ermenistan’a geçtileri basında yer aldığında, işte bu eğitim kamplarına yerleştirilmiştir. Yaklaşık ‘10 bin’ kişilik militanın barınabileceği kapasitede inşa edilen bu kampların(-1993 yılında) inşaatını, Suriyeli zengin Ermenilerden olan “Rubik KOROYAN” finanse etmiştir. Müteahhitlik işini de El-Kaide’nin-öldürülen lideri-‘Ladin’in kardeşi’-Ermeni anadan doğma-İbrahim Ladin yapmıştır. Yine Lizbon toplantısına alınan karar gereğince Ermenistan’da PKK ve Kürtçülüğü destekleyen Ermenice yayınlar çıkartılır. Bunlardan birisi de ‘BOATN’ adında bir dergidir. Ermenice yayınlanmıştır. Siir eski HEP Milletvekili Zübeyr Aydar’ın Kürtçe yayınladığı “Welat” adlı gazetede bu derginin tanıtımı yapılmıştır. Söz konusu olan ‘Botan’ dergisinde alıntı olarak A. Öcal’ın şu sözlerine yer verilmiştir: “..Ortadoğu ve Kafkasya’da dengeler değişiyor. Özgürlük ve bağımsızlık mücadeleleri hızla yükselmektedir. Kürtler (aslında PKK’lılar M.R.) Türkiye’deki kırsal ve şehirlerde mücadele veriyor(yani komünist-devremci yoldaşlar ile birlikte Müslüman Türkü öldürüyorlar M.R.). PKK’nın inancı şudur ki: “ERMENİ KÜRTSÜZ-KÜRT ERMENİSİZ YAPAMAZ!”. Ermenilerin ayakta kalması Kürtlere(yani siyasi Kürtçülük yapan ve katliamcı PKK’ya M.R.) bağlıdır. Bu iki halk ÖLÜMÜNE KADAR KARDEŞ KALACAKLARDIR”. Kürtçe dil eğitimmiş, Kürtçe radyo mu imiş aslında bunlar sadece birer makyaj ve palavra olduğu ve insan haklarını ileri sürecek saf insanları kandırmaca sloganlardır. Yukarda deliller bize göstermektedir. Kürtçülük-siyasi bölücülük ve PKK’nın asıl gayesi ve hizmet ettiği dava Büyük Ermenistan ‘ın kurulması içindir. Kendileri ve önderleri bunu artık pek gizlemiyorlar, apaçaık-anlayana-söylemektedirler; Doğu ve Güneydoğu Anadolu Müslüman Türkler’in değil, Ermenilerin, Süryanileridir. Yine buna benzer ve yakın olarak Apo, 12 Haziran 1995 tarihli, Yunanistan’da çıkan “Foni Tu Kurdistan”(Kürdistan’ın Sesi) adlı dergide şu açıklamayı yapmıştır: “21’inci Asır; Güneydoğu Anadolu’daki Ermenilerin, Süryanilerin ve de Kürtlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerini başarıya ulaştığı asır olacaktır.” Yine aynı dergide Apo şöyle devam etmektedir: “Güneydoğu Anadolu’nun Hıristiyan Ermeni ve Süryanilerin de(Türkmenlerin değil M.R.) vatanı olduğu ve ileride buralara yerleştirileceğini” belirtir. Ayrıca aynı dergide “ASALA-PKK” örgütünün liderinin Suriye’de Halep’teki Süryani Kilisesinin Başpiskoposu ve dış ilişkileri sorumlusu olan “YUOANNİS” ile yan yana çekilmiş resimleri ile “Büyük Ermenistan” haritasının bir benzeri olan bir harita yayınlaşmıştır. Bu haritada bütün petrol ve su kaynakları(GAP dahil) içine alınmıştır. Yine bu Yunan dergisinde; Apo’nun şöyle bir beyanatı da vardır: “..PKK militanlarını Hz. İsa’nın havarilerine benzettiğini, kendisinin de Hz. İsa ile aynı görüşleri paylaştığını” açıklar. Kızıl Faşist Apo, aslında savunduğu ideolojisi Marksist-Leninst yani komünist ideolojidir. Bu ideolojinin olmazsa olmaz temek fikri; Tanrı tanımaz yani ateist bir felsefe olmasıdır. Ama Apo burada ikiyüzlülük yaparak; gerçek inancını gizlememekte idi. Hatta bazen de kendisini Hz. İbraih(a.s.)’e benzetir. Ek-I’deki Büyük Ermenistan haritası-kurulması düşünülen- 1983’de Fransa’da Ermeniler tarafından ve İngilizce olarak basılmıştır. Kurulacak büyük Ermenistan’ın sınırları ‘Mavi çizgilerle’ belirtilmiş. Haritaya dikkatle bakıldığında, büyük Ermenistan’ın sınırları kuzey Irak’taki Musul’dan geçmekte ve ilginç tarafı da Kürtçülerin hayal ettiği ‘Kürdistan’ bölgesi tamamen Büyük Ermenistan içinde kaybolmuştur. Evet, haritada gördüğümüz gibi Apo’nun ve kürtçü bölücülerin hayal ettikleri ve öyle inandırıldıkları Kürdistan Devleti’nin yeri ismi bile yoktur. Asıl hedef “Musul-İskenderun-Trabzon ve Bakü” dörtgeni içinde büyük Ermenistan’ın kurulması amaçlanmaktadır. Gündemde Kürdistan’ın tutulması işi bir maskeden başka birşey değildir. Güneydoğu’da Kürdistan kurulsa bile bu sadece ‘ana hedefe’ varmak için bir atlama taşı olarak “Gecekondu Kürdistan”dır. Nitekim bu plan daha önce I. Dünya Savaşı’ndan sonra, İngilizlerin projelerinden birisiydi. İngilizler, Kuzey Irak ve Güneydoğu’da Kurmançca konuşan aşiretler arasında uzun bir zaman dolaşarak, yandaşlar bularak Kürtçülük akımını uyandırmak ve Türk devletine karşı isyan çıkarsınlar diye görevlendirilen ajan bnb. Neol(lakabı Kürt Lawrensi’dir), yaptığı çalışma ve faaliyetlerin neticesinde, şu görüşü İngiliz makamlarına iletmiştir ve kabul de görmüştür. Bnb. Noel’in Kürtler üzerinde iki projesi vardır. Nedir bunlar:
Ama bugün gerçi Hıristiyanlarştırılmış bir Kürdistan kurulamadı ama mevcutları 200 bini bulan-Barzaniler dahil-Yahudi asıllı Kürtler’in hakimiyeti altında, başta İsrail’in ve daha sonra da ABD’nin yardımı ile “Yahudi Kürdistan” kurulma aşamasına gelmiştir.
Uzun zamandır da diaspora Ermenileri ve de Türkiye’deki Ermeni aydınlarının bir kısmı-Hrant Dink dahil-Ermeni tehciri sırasında katliamları Kürtler yaptıklarını her yerde söyleyip durmaktadırlar. Büyük Ermenistan Devleti’nin inşası için uzun yıllardan beri dış merkezlerle ve kurdukları örgütlerce faaliyetlerine devam ederken, Türkiye içinde de “mozayikçiler”, “federasyon ve eyalet taraftarları” ve de “Ermenilerden özür dileme” örgütü mensupları, Ermenistan davasına direkt veya dolaylı olarak hizmet ettiklerini görmekteyiz. 4 Şubat 1996’da İstanbul Hilton Oteli’nde ilginç bir toplantı yapılır. Konuşulan konular Ermeni davasına nasıl uygun olduğunu görmekteyiz: ‘Beş yıldızlı Hilton’ otelinde söz ona “Kürt Enstitüsü” tarafından düzenlenir. Konu yine sözüm ona Kürt sorunları ve demokratik(!) çözüm adı altında yapılan bu toplantıda ilginç insanları da görmekteyiz: -HADEP Genel Başkanı Yardımcısı Osman ÖZÇELİK, -Yazar İsmail NACAR, -Refah Partisi İstanbul Milletvekili Bahri ZENGİN, -İnsan Hakları Derneği(!) Başkanı Akın Birdal, -TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği)nin Güneydoğu Anadolu raporunu hazırlayan Prof. Dr. Doğu ERGİL, CHP Milletvekili Ercan KARAKAŞ, Türk düşman bazı “dönme-devşirmeler” yanında, her ne işleri varsa “hayvan haklarını(!) koruma derneğinin temsilcileri. Bu toplantıda en önemli konuşmayı Hadep Genel Başkan Yardımcısı Osman Özçelik yapmıştır. Ermeni davasını çağrıştıran konuşması şöyle idi: “..Ermeniler de Kürtler gibi köklerini yine kendi topraklarından alan medeniyetler(!) oluşturan son derece saygı değer(!) bir millettir. Saygı değer bir millet olan Ermenilerin ‘kendi topraklarına’ dönmeleri konusunda Kürtlerin(yani aslında Ermeni asıllı Kürtlerin) gönülleri ve kapıları açıktır. Ermeniler ile Kürtlerin uzun yıllar birlikte yaşadığını” sözlerine ekleyen O. Özçelik, konuşmasına şöyle devam eder: “..Ama ne yazık ki, bugün kendi topraklarını(yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu) terk etmek zorunda bırakılmışlardır. Bugün Türkiye’de toplam 50bin dolayında Ermeni olduğu söyleniyor. Milyonlarca(!) Ermeni katledildi ya da yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Eğer bir gün Ermeniler kendi yurtlarına gelmek isterlerse, Kürtler(hangi Kürtler?) onlara tekrar gönüllerini, kapılarını ve topraklarını açar, birlikte yaşamaya devam ederler..” Hadep Genel Başkan Yardımcısı Osman Özçelik’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya Ermenilerin gelip yerleşmeleri hususunda bu çağrının akabinde dinleyenler tarafından uzun süre alkışlanmıştır. Daha sonra da, konuşmacı olarak Doğu Erbil şöyle demiştir: “Ermenileri birlikte kesmedik mi arkadaşlar? Gelsin birlikte yaşayalım diyorsunuz, kime sordun? Ermenilerin geri gelmemesi için mezarlarını bile tahrip etmedin mi?” der.(Şubat 1996 tarihli Akşam Gazetesi haberi) Bu toplantıda Hadep temsilcisinin konuşmasını destekleyip alkışlayanlar, dünyaya şunu ilan etmişlerdir: -Ermeni örgütlerinin iki yüz seneden beri Hıristiyan aleminde hiçbir gerçek tarihi delillere dayanmayan, sadece Türk İslam düşmanlığına dayalı propagandaları ile “Türkler milyonlarca Ermenileri “katlettiler!” şeklinde ileri sürülen iddiaların doğru olduğunu, -Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Ermeniler’in kendi topraklarıdır. Müslüman Türkler buraları istila etmişlerdir. Tekrar buralara gelip yerleşmek onların hakkıdır ve biz Kürtçüler de kendi topraklarına yerleşmeleri hususunda her türlü yardımı yapmaya hazırız! Nasıl 1839, 1856 ve 1878’de Batılı emperyalist güçlerin dayatmaları ile yapılan “ıslahat reformları”, Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında bulunan “dini,etnik” halklara ‘iktisadi, idari ve de siyasi imtiyazlar’ verilmesine ve onların bağımsızlık kazanmalarına sebep olmuşsa, bugünde aynı emperyalist güçlerin ve içimizdeki ‘omuzdaş, yandaş, fikirdaş’ ve işbirlikçileri ile “demokratik reformlar, açılımlar” adı altında aynı oyunu sahnelemektedirler. “Siyasi ve demokratik çözüm”, küreselleşme/ yeni dünya düzeni gibi sloganların arkasına sığınarak, Müslüman Türk milletinin milli kimliği ve üniter yapısını parçalayacak, vatanı 36 hisseli ihtilaflı mülk haline getirmek ve milleti, millet olmaktan çıkarıp, “mezhep, din, etnik ve dil” farklılıklarına siyasi ve sosyal kimlikler etrafından kümeleştirip, karşılıklı mevzileştirmek Batı emperyalizmin ve siyonizmin değişmeyen oyunudur. Hıristiyan haçlı dünyasının en önemli ana hedeflerinden birisi “incil ülkesi” dediği Anadolu’ya hakim olmak ve Büyük Ermenistan’ın kurulmasını sağlamak; İlk kilise-Antakyada-burada açıldığı ve bugünkü Hıristiyanlığın asıl kurucusu Aziz Pavlus(Saul) Tarsuslu olduğundan Anadolu Hıristiyanlarca bir nevi ‘vaad edilmiş İncil ülkesidir’, Müslüman Türkler’in işgali altındadır., mutlaka kurtarılmalıdır. Asırlardan beri bizleri bu topraklardan atmak için Hıristiyan-Batı dünyası hiçbir zaman bize rahat vermemiştir. Her türlü ‘ayrılıkçı-bölücü ve fitne’ akımları hep desteklemesi de bu tarihi kinlerinden dolayıdır. İsrail kurulduktan sonra, siyonizmin yayılmacı politikası açısından, İsrail’in Fas’tan Endonezya’ya kadar bütün İslam ülkelerinde “etnik, dil, mezhep ve din” temeline dayalı olarak bölücülüğü teşfik etmek ve Müslüman ülkeleri ‘etnik, mezhep ve halklar arazisine” dönüştürüp, özellikle de Ortadoğu’yu parçalara bölerek “Büyük İsrail’i” kurmak. Hıristiyan dünyası gibi İsrailoğulları da Türkiye’de PKK başta olmak üzere bütün bölücü örgütlerinin hem kurucusu ve hem de en yakın yardımcılarıdır. Bu hususta ABD’yi de kullanarak yapıyor. Suriye’nin ‘dörde bölünmesi’ ve Kuzey Irak’ın üçe bölünüp, Kuzey Irak bölgesinde ‘Yahudi Kürdistan’ kurulması-Yahudi devleti olan İsrail’in en önemli siyasi projelerindendir(daha önce yazmış olduğum; İsrail’in İslam Dünyası Üzerindeki Büyük Stratejisi araştırma yazımında bunlar genişçe anlatılmıştır). “Büyük Ermenistan” ana hedeftir. Ana hedeflere birden bire varılmaz. Uzun zamandır gündemde tutulan “Ermeni ve iç içe olduğu Kürt meselesi”, kurulması planlanan Kürdistan yani Güneydoğu’daki ‘gecekondu Kürdistan’, ana hedefe varmak için ele geçirilmesi gereken önemli ‘ara hedeftir’(atlama taşı olarak). Bunun yanında bu ‘ara hedeflere’ varmak içinde ayrıca önemli ‘mevzilerin’ ele geçirilmesi gerekir. Bugün Liberalis-Kapitalist, sosyalist ve kozmopolit müslümanların kümelendiği bazı cemaatler, siyasi ümmetçiler, özellikle Türk kimliğine düşman çevreler. Kürt sorununun çözümü için “demokratik ve insani bir hak” olarak, masum sloganlar arkasından ‘Kürtçü Tv’nin kurulması, Kürtçe eğitim yapılması, yani Kurmançci konuşan büyük çoğunluğu Müslüman ve Osmanlı tahrir defterlerine göre de çoğu Türkmen olan insanlarımızı birer ‘azınlık’ haline getirilmek istenmesi ‘ara hedef olan gece kondu Kürdistan’a varabilmek için önemli mevzulardır. Nitekim, daha öncede bahsettiğimiz gibi, PKK’nın başının Yunanistan’da çıkan “Kürdistan’ın Sesi” dergisinde verdiği beyanatta da bu husus açık ve seçik olarak zikredilmektedir. Zaman zaman konunun içinde geçtiği gibi Ermeni örgütleri ve diaspora Ermenileri yaptıkları bütün toplantılarında artık “ana vatanlarına” yani Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki topraklarına kavuşacakları günlerin ‘ufukta görüldüğünü’ söylemeleri boşuna değildir. Hazırlıklar şimdiler de bütün hızıyla devam etmektedir. Hafızalarımızı biraz zorlarsak, Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde büyük paralar karşılığı 300 bin emekli Amerikan vatandaşı’nın VAN bölgesine yerleştirilmesi konusu gazetelerde konu olmuştu. Bu emekli Amerikan vatandaşları aslında Ermenilerden başkası değildi. Bu hazırladığın bir örneği de, “tasarlanan Büyük Ermenistan” haritasının “Musul” bölgesine hakim olmak için bir de Hıristiyanlaştırma açısından, Ermenistan’da-1998 yıllarında-iki seneden beri 20 bin kişilik “Kürtçe konuşan Ermeni, Süryani ve Yezidiler”den müteşekkül bir ordu hazırlanmıştır. O zamanki Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin yetkilileri tarafından açıklanan bilgilere göre bu ordu, Kuzey Irak bölgesine yerleştirilecek. Bu işle bizzat ilgilenen kişi “Ermenistan Kürtleri Askeri Komutanı İşhan ASLANYAN” idi. Bu ordunun bütün techizatları Ermenistan ve Batılı güçler tarafından temin edilmiştir. Eğitilmiş bu lezyonerlerin Musul bölgesine götürülme işini de sözüm ona kendisinin Kürt olduğunu iddia eden “Kürt Aydınlar(!) Birliği Başkanı” olarak tanıtılan “Amarine SERDAR’ın organize ettiği belirtilmiştir. ABD’nin birinci Körfez muharebesinde, Yahudi asıllı Kürtlerden altı bin kişilik Peşmergeyi, götürüp eğittikten sonra Irak’ın kuzey bölgesine getirilmesi, bu Ermenistan’dan gelenlerle birlik kurmuşlardır.
ERMENİSTAN’DAKİ KÜRTLER/YEZİDİ VE ZERDÜŞT İNANCINDA OLANLAR Ermenistan’daki Kürtçe konuşanlar genellikle “Yezidi ve Zerdüst” inancına bağlı olarak iki grupta toplanmaktadır. Yezidi inancına bağlı olan Kürtler’in önemli bir kısmı kendileri Kürtçe konuşmalarına rağmen, Kürt olduklarını asla kabul etmemektedirler. 1980’li yılların sonlarında ‘Yezidi Kürtleri’ üzerine araştırma yapmış olan “Cema SADAKYAN” Yezidiler’in Kürt olduklarını iddia etmekle beraber bu konunun fazla incelenmediğini belirtir. Sadakyan’ın yaptığı araştırmada Ermenistan’da 60000 kadar Yezidi Kürtün yaşadığını bildirmektedir. Ermenistan’daki ikinci grubu teşkil eden, Zerdüşt inancında olan Kürtler(daha doğrusu Kürtçe konuşanlar), kendilerini “başka bir etnik topluluk” olarak tanıtmaktadır. Ermenistan’da yapılan bir diğer araştırmada; “Talin, Esterek, Aragaçaton, Armavir, Eçmiadzin “bölgesinde yaşayan Kürtler’in büyük bir kısmı kendilerini “Yezid” olarak gördüklerini ve Kürtçe konuşmalarına rağmen “Kürt Kimliğini” kabul etmedikleri tespit edilmiştir. 1990 yılında ‘Hamburg(Almanya’da)’da Asuri ve Yezidilerin kurduğu Dini Merkez’in o zamanki başkanı Yezidi ruhani(Yezidi ruhani piramidinin en tepesindeki)’ Amir(Emir) Anver Muaviye İsmail el-Yezidi; çıkardıkları “Huyodo” adlı dergide, 1992 yılında, Mesut Barzani ve Talabiniye yazdıkları mektupta; kendilerinin asla Kürt milliyetinden olmadıkları, Asuri kökenli olduklarını belirtmiştir.(Tanıl Yaşar, ‘Yezidilik, Şubat-2008,sf:233-234) “Argeç, Argaçaton ve Erivan’da yaşayan bazı Kürt gruplarının da kendilerini “Zerdüşt” inancında olduklarını ama Kürtçe konuşmalarına rağmen yine kendilerini aynı bir etnik topluluk olarak görmektedirler. Ermenistan’daki bu söylediğimiz Kürtlerin oluşturduğu ‘Kafkasya Kürt Örgütü’ başkanı Ali Haydar(Yezididir), A. Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye gelişi ve yargılanması esnasında miting ve gösteriler düzenleyerek, Ermenistan hükümeti de PKK ile dayanışma için olduğunu göstermiştir. 1969 yılında, Lübnan’daki Ermeni terör örgütü olan Taşnak Partisi ile yine Lübnan’daki siyasi Kürtçü çevrelerin sözüm ona kurdukları “Kürt Hayır(!)” Cemiyeti, birlikte kurmuşlardır. Bu birlikteliğin bir diğer yansımalarından biri de Suriye’nin Başkenti Şam’da(Dımışk’ta) faaliyet gösteren “DAMASK(Yani Damascus-Şam) Ermeni-Kürt hareketi’nin Dağlık Karabağ Şusa ofisi ise, Ağustos(2005 yılı) ayı içinde faaliyete geçer. Ofisin kuruluşu, Ermenistan İçişleri Bakanlığı tarafından da resmi olarak onaylandı. Bu Ermeni-Kürtçü örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı savaşı yürütmek için yani 2003 yılında Şam’da kurulan DAMASK örgütünün başkanlığını, Yezidi ‘Miraj’ kod adlı ‘Asad ASA DURYAN’ yapıyordu. Bu örgüte bağlı militanlar, uzun yıllar faşist Ermeni devletince işgal altında olan, kadim Türk toprağı olan Dağlık Karabağ bölgesindeki ‘Hankent ve Şusa’ bölgelerinde Rus ve Ermeni subaylarınca askeri eğitim veriliyordu. Lübnan’daki Beka Vadisi’nde de aynı Ermeni terör örgüt mensuplarıyla PKK’lıları yan yana görmekteyiz. Erivan’da 2004 tarihinde düzenlenen “Dünya Ermenileri” konferansında Türk düşmanlığı masaya yatırılmış, Ermenistan sınır kapısının, hiçbir ön şart ileri sürülmeden Türkiye tarafından açılması konusu ile sözde soykırım yüzünden Türkiye’den talep edilmesi gereken “toprakların”(Ermenistan bu toprak talebini Anayasasına da koymuştur) tesbiti konusu ve “Ermeni-Kürt” kardeşliği ele alınmıştır. Günümüze kadar uzanan Taşnak ruhlu Ermeniler ile “dönme-devşirme Kürtler” arasındaki; Müslüman Türk Milletinin bütün fertlerine(Türkmen, Yörük, Kürt, Zaza ve diğer müslümanlar) yönelik terörist işbirliği ve yine Türkiye’de karşı Emperyalist saldırganlıklarındaki beraberlik, aslında pek de uzun ömürlü olacak bir gidişat değildir. Çünkü Ermenilerin yıllardan beri hayallerinde taşıdıkları kuracakları Büyük Ermenistan sınırları, Güneydoğu’nun tamamı ile Kayseri, Trabzon ve Bakü bölgesini ve de siyasi Kürtçülerin Türkiye’den ayırmayı düşündükleri toprakları da kapsamaktadır. Allah göstermesin, Türkiye parçalanma sürecine, emperyalistler tarafından iyice sürüklenince, Güneydoğu’da sözde Kürdistan kurulmaya çalışılınca ve de kurulunca, Hıristiyan-Yahudi ittifakının oluşturduğu emperyalist güçler, kısa zamanda ülkemize müdahele edip işgal edebilecekler, daha sonra da bir zamanlar ‘Ermeni-Kürt’ kardeşliğinin bir palavra olduğunu, gece kondu Kürdistan’ı yıkıp, Büyük Ermenistan’ı kuracaklardır. Buraya İran’dan, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere dünyanın pekçok yerinden yüzbinler ve milyonlarca Ermeniler getirip yerleştirecekler, burdaki Müslüman Türkmen-Zaza ve Kürtleri; geçmişte olduğu gibi eline geçirdiklerini katledecekler, geri kalanı süreceklerdir. Bazı siyasi Kürtçüler, Ermenilerin böyle bir şey yapamayacaklarını iddia etsin dursunlar ama nasıl Bosna’da yüzbinlerce Müslüman Boşnak’ı, nasıl Irak’ta iki milyon müslümanı katlettilerse, Müslüman Kürtler’de aynısı yapmaları hiçte mesele değildi. Nisan-Mayıs 1915 yılında Van’da Ermeni terör Taşnak örgütü ile Rus askerleri çok kısa bir zamanda 25-30bin arası Müslüman Türk milletinin evlatlarının hepsini katlettiler. Ermenilerce vaad edilen günlerin yakın olduğuna artık bütün kalpleriyle inanmakta ve şimdiden birkaç senedir Ermeni diasporası ile Faşist Ermenistan Hükümeti ABD ve Avrupa’da Büyük Ermenistan haritalarını dağıtmakta, Sevr antlaşmasında kendisine verilecek toprakların zamanının geldiğini propagandası yanında, aslında gerek tehcir öncesi gerekse tehcir sırasında kendilerine soykırım yapanların ‘Müslüman Kürtler’ olduğunu söyleyerek onları sorumlu tutmaktadırlar. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki kurulacak Büyük Ermenistan sınırları içinde hiçbir Müslüman’a yer verilmeyecek ancak Zazaca ve Kürtçe konuşan Ermeni asıllılar burada kalacaktır. PKK ve mensupları da kendilerine düşün Ermenilere yaptıkları büyük hizmet madalyaları ile taltif edilecektir. Bin seneden fazla bir zaman dilimi içinde-bugünde dahil-bu coğrafyada İslami, milli kimliğini, bağımsızlığını, şeref ve haysiyetini ve de bağımsızlığını korumak için göğsünü siper etmiş, Rumeli ve Anadolu’da Müslüman Türk varlığını korumuş, kalkan olmuş bu Milletin bin sene içinde milyonlarca evladını kaybetmiştir. “Toprağı sıksan, şuheda fışkıracak!” diyen büyük şairin ifadesiyle şehid kanlarıyla yoğrulup manevileşmiş aziz vatanımızın ve milletimizin parçalanmasında; kendileri için çıkar unsuru olacak her türlü-kökü dışarıya bağlı-bölücü ve yıkıcı fikir, eyleme geçmiş düşüncelerin sahipleri içimizdeki “devşirme-dönmeler”; Sözde komünist ve İslamcılık maskesi altına gizlenerek bölücülük-Kürtçülük yapanlar, yabancı ülkelerin vakıflarından büyük paralarla beslenip, Türkiye’nin “federal” parçalara bölünmesi için çalışan, emperyalizmin ‘erken uyarı örgütleri’ görevini yapan gayri-milli sivil örgüt ve kuruluşlar, eski komünistler yeni liberalistler, eski siyasi İslamcı şimdi ise ABD ve AB’ci kesimler; şimdi, İslam düşmanı Hıristiyan-Siyonist cephenin yağcılığına soyunup, Müslüman Türk milletinin milli-üniter yapısına ve devletin bütünlüğüne var güçleriyle saldırmaktadırlar. Kanlarında ‘yabancı maddeler’ bulunan ve zihnen ‘yerli devşirmeler’ haline getirilmiş olmalarından dolayı bu tip saldırganlıklar beklenebilir. Emperyalizmin karşısında, sömürge memurları gibi el pençe durup, baş eğip, diz çöküp, el-ayak öpebilirler; “Yaşadığım müddetçe Müslüman Türklerle mücadelem ve savaşım sürecektir” diyen kızıl faşist Apo’nun da her türlü Türk ve İslam düşmanı cephe ile işbirliği yapması da ideolojisi ve fıtratı gereği normal sayabiliriz; Ama asıl tehlikeli olan, bu ihanet örgütlerinin “elma şekerine” Müslümanların tadına bakıp aldanmasıdır. ‘Gafletle-ihanet’ ikiz kardeştirler. Geçmişte ve bugünde başımıza gelen felaketlerin ve örülmüş ve örülmeye çalışılan belaların sebep ve kaynaklarını bize gösterecek olan tarihtir. Evet tarih bu hususta en iyi bir kılavuzdur. Tarih şuuruna sahip olmayan yöneticiler ve yetkililer, tarihi tecrübeden de mahrum oldukları için masum ve demokratik bir fikir olarak ileri sürülen bazı ‘reformların’ nelere mal olacağını bir türlü kavrayamamaktadır. Türk milleti, tarih şuuru ve tarih felsefesinden uzun zamandır uzaklaştırılmış bu sebeple de asırlar boyu başına gelmiş olan büyük felaket ve darbelerin kaynağını, sebebini ne olduğunu gösteren tarih bilgisinden; tarihi hafızadan yoksunlaştırılmıştır. Tarih, milletlerin ‘büyük hafızası’dır. Türk milletinin bu yönden hafıza kaybı var. “Akıllı ve basiretli Müslüman, parmağını iki sefer akrep deliğine sokmaz! diyen kendi güzel adı güzel Hz. Muhammet (s.a.v), birinci seferde dersini aldığı için bir daha bunu yapmaz der. Ama bizim tarihi hafızamız yer ile yeksan olduğu için tekrar-tekrar akrebin deliğine parmağımızı sokuyor sonra da bunun acısını çekiyoruz. Evet, tarihten ders almayan, tarihi hafızaya sahip olmayan, tarih şuuru ve tecrübesi olmayan, ilmi zihniyetten ve basiretten yoksun olan ‘yöneticilere’ sahip olan milletler, kısa zamanda düşmanları tarafından nasıl yok edildikleri ve nasıl tarihin mezarlığına gömüldüklerini tarih ‘parmağını gözümüzün’ içine sokacak şekilde bize göstermektedir. Vatanın asıl sahipleri canlarını bu vatan ve millet için vermiş olan şehitlerdir. Biz torunları bu ‘emanetin’ bekçisiyiz. Emanete hıyanet edenlerin ne bu dünyada ne de öbür dünyada övünülecek bir yeri yoktur. 1 Mart 2012 Dr. Mahmut RİŞVANOĞLU Not: Bu yazı, 1992’de yayınladığım araştırma eseri olarak “Saklanan Gerçek / Kurmançi ve Zazalar” bölümünden kısmen alınmış ve bugündeki bazı olaylar ile birleştirilmiştir. KAYNAKÇA
EK-Kurulması düşünülen Büyük Ermenistan Haritası (İngilizce yazılı) |
|
|
|
|
Böyle bir yazıyı yazanadan da yayınlayandan da Allah razı olsun.Çok güzel herkese tavsiye ediyorum.